Aden'in Rüyası (Bölüm 43)
Bütün günü boş boş oturarak, geceyi ise uyuyarak geçirmişti ama pek de rahat uyuyamamıştı. Hayal ile aynı evde kaldığından can güvenliğinden endişe ediyordu, ondan korkuyordu. Bu yüzden değim yerindeyse tek gözü açık uyumuştu, en ufak bir seste yerinden fırlıyor, etrafına bakınıyor, ortamın güvenli olduğuna emin olduktan sonra tekrar yatıyor ve uyumaya çalışıyordu. O kızdan deli gibi korkuyordu. Bu yüzden onu kızdırmamak ve gözüne batmamak için elinden geleni yapıyordu. Onun zamanı boş ve sıkıcı geçiyordu ama Hayal eğleniyordu. Son ses müziğini açıyor, içki şişelerinin birini boşaltıp diğerini açıyor, uyuşturucunun etkisi geçtikçe yenisini alıyor, tekrar zombiye dönüşüyordu. Aden bu evden sağ çıkıp çıkamayacağına emin değildi. Ev duman altıydı. Hem her yerde yanan çeşitli tütsüler hem sigaralar hem purolar onun nefes almaması için gayret gösteriyorlardı. Aden pencereyi açmak için birkaç deneme yapmıştı ama Hayal her seferinde bunu engellemişti. Evin pencerelerini siyah güneşliklerle kapattığından dolayı, evin içinde ışık yaksalar bile dışarıdan hiçbir şekilde görünmüyordu. Müzik sesi için herhangi bir çekincesi yoktu çünkü bu evin yakınında hiçbir ev yoktu. Onların burada olduklarını kendilerinden başka kimse biliyordu. Dışarıdaki karlar çoktan erimişti, etraf yalnızca çamurla ve ölü otlarla doluyordu. İnsanlar evlerinden çıkmaya başlamışlardı ama ilginç bir şekilde bu evin yakınında hiç kimse dolaşmıyor, kimse buranın yakınından bile geçmiyordu. Aden bunun sebebini sorduğunda ise hiçbir köylünün ahır ya da tarlalarına giden yolun bu evin etrafında olmadığı cevabını almıştı. Bu yüzden insanlardan uzak, doğa ile iç içe, izole bir hayat sürebiliyordu. Neden insanlardan uzak durmaya çalıştığını, neden bu izole hayatı tercih ettiğini bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Tek istediği bu evden kurtulmak ve Hayal’den uzak herhangi bir yere gitmekti. Hayal mutfakta bir şeylerle uğraşırken Aden de pencerelerden birine yaklaştı, perdeyi hafifçe aralamış dışarıya bakıyordu. Güneş doğmuş, etraf aydınlanmıştı. Zemindeki çamur ve su birikintileri güneşten pırıl pırıl parlıyordu ama dışarının soğuğunu buradan bile hissedebiliyordu. Havaların ısınmasına ve yazın gelmesine daha çok vardı ama güneş bile onun içini aydınlatmaya yetiyordu. Dışarıyı seyredip hayallere dalmıştı ki Hayal’in mutfaktan salona gelen ayak seslerini duydu. Hemen perdeyi kapatıp, hızla kendisini koltuklardan birine bıraktı. Tedirginliği yüzünden okunuyordu ama Hayal o kadar sarhoştu ki hiçbir şeyi algılayamıyordu. Sallana sallana yürüyor, ayakta zor duruyordu. Kendisini Aden’in karşısındaki koltuğa bıraktı ve elindeki içki şişesini kafasına dikti. Aden’in de gözleri kararıyor, başı dönüyordu. O da ayakta zor duruyordu ama onunki sarhoşluk değil açlıktı. Karnı çok açtı, günlerdir doğru düzgün hiçbir şey yiyemediğinden gücü tükenmişti. Hayal’den yiyecek bir şeyler istemeye de çekiniyordu, zaten bu halde ondan hiçbir şey isteyemezdi. Bunun yerine mutfağa gidip kendisi yiyecek bir şeyler hazırlamaya karar verdi ama mutfağa gittiğinde hayal kırıklığına uğradı. Hayal onu öldürmese de burada açlıktan ölecekti. Mutfakta içkiler, sigara paketleri ve birkaç gazlı içecek dışında hiçbir şey yoktu. Buz dolabı ise tamamen boştu, hatta fişi bile takılı değildi. Bu kız ne yiyip içiyor, nasıl yaşıyordu anlamıyordu. Mutfak dolaplarını karıştırırken dolaplardan birinin dibinde kalmış bir çerez paketi gördü. Paketi alıp inceledi, açılmış ve yarısı yenmiş soslu mısırdı. Ne zaman açıldığını bilmiyordu ama mısırların üzerindeki siyahlanmalara bakılırsa, uzun zaman önce açıldığı belliydi. En azıdan kurtlu değildi. Hiç düşünmedne paketi kafasına dikti ve tüm mısırı ağzına doldurudu. Bu onun dişinin kovuğunu bile doldurmazdı ama en azıdnan açlığını bastırabilirdi. Aden ağğzındakileri çiğnerken Hayal’in boğuk ve bitkin sesini duydu.
“Bu gece için hazır ol Aden, son bir işimiz kaldı.”
Aden çiğnemeyi bırakıp onu dinledi, o susunca çiğnemeye devam etti ve ağzındakileri yutunca salona gitti.
“Aileme ne yaptın?” diye sordu bıkkınlıkla. Buraya gelirken onları hiç görmemişti, sonrasında da görmezdi çünkü bulundukları ev, kendi ellerine uzak ve bir tepenin arkasındaydı. Hayal buraya geldiklerinden beri hiçbir şey konuşmamış, sadece kendi kafasını dağıtmak için kendi kendine zaman geçirmişti. Aden de bir şey sormaya korkmuştu ama şimdi konuşmayı o başlattığına göre, Aden de sohbete dahil olabilirdi.
“Ne mi yaptım?”
“Evet. Onların işini hallettiğini söyledin, onlara ne yaptın?”
“Ah... Merak etme Aden!” dedi ve uzandığı yerden doğruldu. Sonra kollarını dizine dayayarak Aden baktı ve sırıtarak ekledi. “Merak etme, hiçbir şey... Sadece onlara küçük bir ceza verdim.”
“Nasıl bir ceza? Lanet olsun Hayal! Bana söylemek zorundasın, onlar benim ailem.” dedi Aden, ses tonunu istemeden yükselterek. Salon kapısının önünde dikilmişti, ona yaklaşmıyordu ve herhangi bir saldırı ihtimaline karşı tetikte bekliyordu.
“Ama sen onların ailesinin bir parçası değilsin Aden, sen sadece Tanrı’nın onlara verdiği bir cezasın.”
Aden şaşkınlıkla donup kaldı. Annesi ona her zaman bunu söylüyordu. Sen Tanrı’nın cezasısın! Tanrı beni cezalandırıyor! Her zaman bunu söylemişti. Hatta bir keresinde, Keşke seni de bıraksaydım. Diye bir cümle kurmuştu ama Aden bu sözün ne anlama geldiğini hiçbir zaman anlamamıştı.
“Bu ne demek?” diye sordu Aden, sakin kalmaya çalışarak. Hayal’in aklı yerindeyken bile onunla baş edememişti, şimdi sarhoştu ve Aden ise açlıktan bitkindi. Şu an hayatta baş edemezdi. Bu yüzden sakin kalmak için büyük bir çaba sarf ediyordu.
“Neyi merak ediyorsun? Sen onların bir cezasısın Aden. Sen de ben de... İkimiz, anlıyor musun?” Hayal üzerindeki askılı bluzunu çıkardı ve geriye yaslandı. Üzerinde hiçbir şey yoktu, Aden onun çıplak göğüslerini görünce hemen arkasını döndü.
“Ne yapıyorsun sen? Giyin şu bluzunu.”
“Bak Aden, tüm bedenimiz aynı boyutta. Göğüslerimiz, kollarımız, bacaklarımız... Suratlarımız farklı olabilir ama olsun, bu şekilde olmamı sen istedin.” Hayal ayağa kalkıp ona yaklaştı, bir kolunu tutup kendisine çevirdi ve gözlerinin içine baktı. Ona o kadar yaklaşmıştı ki Aden’in onun alkol kokan iğrenç nefesinin duyabiliyordu. “Beni sen bu şekilde yarattın Aden, beni ses yarattın. Bedenimi, ruhumu, karakterimi... Her şeyimi... Sen yarattın, kendi yarattığın şeyi mi beğenmiyorsun?”
Aden yutkundu. Hayal görünüşte sakindi, ses tonu ve hareketleri ağır ve sakindi ama kan çanağına dönmüş gözlerinden ateş fışkırıyordu. Aden bu bakışların korkusundan bile oracıkta ölebilirdi. Bu kız tam bir canavardı. Ne olduğu belli olmayan bir yaratık. Korktuğunu ona belli etmemek için ekstra bir çaba sarf etmeye çalıştı. Böyle insanlar korkunun kokusunu kilometrelerce uzaktan bile alır ve o korkuyla beslenerek, kendilerinden zayıf olanlara istediklerini yaparlardı. Hayal de tam olarak o tür insanlardandı.
“Yaratmak yalnızca Tanrı’ya mahsus. Seni ben yaratmadım, sen gerçeksin.” diyebildi Aden sonunda. Ama sesi o kadar kısık, o kadar boğuktu ki söylediklerini kendisi bile zar zor anlıyordu. Hayal sırıttı ve Aden’in kolunu bırakıp arkasını döndü. Ağrı ağır biraz önce oturduğu koltuğa geçi ve kendisini yine koltuğa bıraktı.
“Polislere bir mektup gönderdim.” dedi Hayal.
“Ne?”
“Mektupta, başına gelen her şeyin sorumlusunun annen olduğunu yazdım.”
“Ne yaptın sen? Sen ne yaptın? Bunu gerçekten yapmış olamazsın!” diye bağırdı Aden.
“Bunu sen istedin ben de yaptım Aden. Ben sana itaat ediyorum sen de bana... Sorun ne?”
“Ben senden asla böyle bir şey istemedim! Yalancı... Ben böyle bir şey istemedim.” Aden parmaklarını saçlarının arasına dolağı ve çekiştirmeye başladı. Aynı anda salonun içinde volta atmaya başladı, hala söyleniyordu.
“Ben böyle bir şey istememdim... Yalancı! Sen ne halt etmeye çalışıyorsun? Benden uzak dur!” diye, var gücüyle bağırdı Aden ama bu Hayal’in umurunda bile değildi. Koltukta üstü çıplak bir halde oturmuş bir yandan sırıtıyor, diğer yandan da keyifle içkisini yudumluyordu.
“Evet, istedin Aden. Mektubu direk olarak Fırat komisere gönderdim. Ayrıca yapabilecekleri konusunda iki tane de seçenek yazdım. Bu seçeneklerden birini seçmesi ve uygulaması için de ona tam olarak üç gün verdim. Gerisi tamamen ona kalmış bir şey.”
Aden saçlarını yolmayı ve salonda volta atmayı bırakıp durdu ve kocaman açtığı gözlerini ona dikti.
“Ne yazdın? Ne seçeneğinden bahsediyorsun? Yapmazsa ne olacak?” diye, art arda sorular sordu ama Hayal sadece neşeyle sırıttı ve içkisini yudumlamaya devam etti. “Ne yazdın?” diye haykırdı Aden ama boşuna... Hayal sanki o burada değilmiş gibi davranıyor, onu umursamıyordu.
Aden gözlerini sıkıca kapatıp, yumruk yaptığı ellerini başına burmaya başladı ve kendi etrafında birkaç tur attı.
“Bu gerçek değil, bu gerek değil. O benim hayal ürünüm, o benim zihnimde, o benim hayal ürünüm, onu ben kontrol ediyorum.” diye mırıldanıyordu aynı anda. Gözlerini tekrar açıp etrafa bakındı. Hayal de evdeki eşyalar da salondaki sigara ve tütsü kokuları da oldukları gibi duruyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı, kesik kesik nefes alıp veriyor, tüm bedeni titriyordu.
Hayal dünyasıyla gerçek dünyanın arasında sıkışıp kalmıştı. Neyin gerçek neyin sahte olduğunu algılayamıyor, ayırt edemiyordu. Rüyalarına olan takıntılığı onun hayatını mahvetmekle kalmamış, aklını yitirmesine de neden olmuştu. Evet, aklını yitirmişti. Akıl sağlığını yitirmiş, delirmişti. Onun yeri tımarhaneydi. Hayal’den korkuyordu ama batacağı kadar batmıştı, her şeyi mahvetmişti.
Elinde hiçbir şey kalmamıştı, yaşanacak en kötü şeyleri yaşamıştı, tüm bunlardan daha kötü yaşayacak bir şey kalmamıştı. Bunlar en kötüsü, en korkuncuydu. Bundan sonra ne olacağı umurunda bile değildi. Tek istediği şey bu korkunç kabustan uyanmaktı, bu cehennemden kurtulmak istiyordu. O an kararını verdi, hızla koşup kapıyı açtı ve kendisini dışarı attı. Koşarak evden uzaklaşmaya çalışırken, bir el sıkı bir şekilde saçlarını yakaladı ve sert bir şekilde çekiştirdi. Aden dengesini kaybedip yere, çamurlu zemindeki su birikintisinin içine düştü. Saçlarını kavrayan el onu yerde sürükleyerek eve doğru götürüyordu. Aden bağırıyor, çırpınıyor, kurtulmaya çalışıyordu ama boşuna. Ne onu yakalayan kişinin onu bırakmaya niyeti vardı ne de etrafta onu duyacak ve yardımına koşacak birileri. Yazlınca o ve Hayal vardı, sadece ikisi. Aden o an bunun bir kâbus olmadığını, Hayal’inde onun hayal ürünü olmadığını anladı. Ama bunu daha önce de anlamıştı. Ona bir hayal gibi geliyor, bir gerçek gibi... Artık tek çaresi onun gerçek mi yoksa hayal mi olduğuna karar vermek yerine ondan asla kaçamayacağına kendisin ikna edip, kendisini ona teslim etmekti. Bundan başka çaresi yoktu. Hayal onu eve sokunca kapıyı kilitleyip anahtarı bir kenara fırlattı. Aden başını kaldırıp ona bakınca, üzerinin hala çıplak olduğunu görünce şaşırdı. Yalnızca altında bir tane şort vardı. Üzeri tamamen çıplaktı ve göğüslerinin ortada olmasına, havanın ise dondurucu derecede soğuk olmasına aldırmadan kendisini Aden’in peşinden dışarı atmıştı. Aden onun vahşi bir seri katil ve şu an kafası yerinde olmayan alkolik ve bağımlı bir keş olduğunu hatırlayınca, onunla ilgili böyle şeyleri sorgulamanın ne kadar saçma olduğunu anladı. Böyle bir insandan ne beklenirdi ki? Aden’in yerde sürüklendiği kısımlar çamura bulanıyordu. Aden hala çırpınıp debeleniyor, onu bırakması için Hayal’e yalvarıyordu. Hayal ise onu tuvalete sokup kapıyı kapattı ve arkadan kilitledi. Kapı ahşaptandı, ayrıca eski olduğundan kolayca açılabilir ya da kırılabilirdi ama Aden’den bunları yapacak takat yoktu. Tuvalette bir klozet ve bir lavabo dışında hiçbir şey yoktu. Onlar da uzun zamandır kullanılmıyormuş gibi kap kara, musluklar pas içindeydi. Ayrıca betondan olan zemin kupkuruydu ve fayanslardan resmen kir ve pislik akıyordu. Tavan kocaman örümcek ağlarıyla kaplıydı. Buranın kullanılmayan bir yer olduğu belliydi. Tuvaleti aydınlatan tek şey, tavana yakın bir yerde bulunan küçük bir pencereydi. Ama oradan bir insanın kafası bile geçmezdi. Aden’in buradan tek kurtuluşu, Hayal’in insafa gelip onu buradan çıkarmasıydı.

Yorumlar
Yorum Gönder