Aden'in Rüyası (Bölüm 44)
Hastanede kaldığı süre boyunca, yalnızca yatağının karşısındaki televizyonda haberleri seyretmişti. Siyaset, savaşlar, açlık, cinayetler, aile içi şiddet haberleri vardı ama Aden’in olayıyla ilgili yalnızca tek bir haber seyretmişti. O da Aden’in ceza evine nakli sırasında aracın takla atarak kaza yapması ve Aden’in oradan kaçmasıydı. Bununla beraber ilk kez Aden’in fotoğrafı da yayınlanıyordu ama şimdiye kadar herkesin bildiği sıradan konular dışında başka hiçbir bilgi paylaşılmıyordu. Medyanın olaya ilgisi mi yoktu yoksa ellerindeki bilgiler mi kısıtlıydı anlayamadı. İkinci ihtimal daha yüksek olabilirdi çünkü bu olay, herkesin ilgisini çekecek önemli bir olaydı. Sonuçta ortada önüne geleni acımasızca öldüren bir katil vardı ve hala sokaklardaydı. Bir an önce buradan çıkıp Aden’in ve bahsettiği kızın peşine düşmek istiyordu ama buna şimdilik imkân yoktu. Bedenindeki yanıklar onun için sorun değildi ama çatlak kemikleri varken bu halde çok fazla ayakta durmazdı. Yatmaktan sıkılmıştı, bir an önce iyileşip ayağa kalkmak istiyordu. Yapacağı iş her ne olursa olsun yatmak ona göre değildi. Onun hareket etmeye ihtiyacı vardı. Ara sıra yanında Tamer uğruyor, bir şeye ihtiyacı olup olmadığına bakıyor, onunla biraz vakit geçirdikten sonra tekrar gidiyordu. Saat öğlenin on ikisiydi, Tamer birazdan burada olacaktı. Gün içinde de ara sıra onun yanına uğrayacak vakti bulabiliyordu. Hemşirenin vurduğu ağrı kesici iğnenin etkisini görmeye başlamıştı, yattığı yerde doğrulmaya çalışırken kapı açıldı ve Tamer içeri girdi. Telaşlı bir hali vardı. İçeri girer girmez cep telefonunu çıkarıp ekranda parmaklarını gezdirirken aynı anda söylendi.
“Arkadaşının seninle konuşması gereken bir konu varmış, Fırat mıydı neydi?”
“Ne olmuş?” diye sordu Önder, heyecanla.
“Bilmiyorum. Bana söylemedi, sadece Aden ile ilgili olduğunu söyledi.”
Tamer, Fırat’ın numarasını çevirip telefonu Önder’e verdi. Telefon birkaç kere çalmanın ardından açıldı ve Fırat’ın telaşlı sesi duyuldu.
“Alo... Önder’e ulaşabildiniz mi?”
“Ben Önder, neler oluyor?”
“Hemen buraya dönmen gerek, acilen buraya gelmelisin!”
“Ben de istiyorum ama ayağa kalkacak halim yok, neler oluyor?”
“Aden’den bir mektup aldık. Tuğra’yı kaçırmış, güvenli evden, polislerin gözetimi altından...”
Önderin başından aşağı kaynar sular döküldü. Hemen uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Üstelik vücudunda dayanılmaz bir acı hissetti. Acıdan gözleri yaşardı ama bunu belli etmemeye çalıştı.
“Bu kız ne halt etmeye çalışıyor? Hem polislerin kafaları neredeymiş? Çocuğu nasıl ellerinden kaçırmışlar? Kimse görmemiş mi?” diye bağırıyordu Önder.
“Bunları boş ver şimdi, daha önemli bir konu var. Aden gönderdiği mektupta bir buluşma ayarlamak istediğini yazmış. Tamer’i bize buluşma sırasında verecekmiş.”
“Bu kaltağın derdi ne karşılığında ne istiyor?”
“Onunla ilgili bir şey yazmamış, sadece buluşmada özellikle senin de olmanı istiyor. Sen gelmezsen çocuğu bırakmayacakmış. Özellikle seni istiyor Önder.”
Önder bir süre donup kaldı. Ne yapacağına karar vermeye çalışmakla zaman kaybetmedi. Kararını çoktan vermişti, o buluşmaya gidecekti. Telefonu tekrar Tamer’e verdi ve üzerine kıyafet istedi.
“Hayır, olmaz! Bu halde hiçbir yere gidemezsin Önder.” diyerek, ona karşı çıktı Tamer ama Önder bunu umursamadı. Tamer’i dinlemiyordu, sadece isteğini yerine getirmesini istiyordu o kadar. Bu kez her şey bitecekti. Gidip onunla buluşacaklar, derdini öğrenecekler ve hem Aden’i yakalayacaklar hem de Tuğra’yı o caninin elinden kurtaracaklardı. Tamer istediğini yapmayınca yatağından kalktı ve odada bulunan küçük gardıroba yöneldi. Bedeninde dayanılmaz bir acı vardı. Kemikleri parçalanıyormuşçasına yoğun bir acı çekiyordu ama Aden’e o kadar odaklanmıştı ki, çektiği acının yalnızca küçük bir kısmını hissediyordu. Aden onun resmen ağrı kesicisi olmuştu. Tamer ona laf anlatmayacağını anlayınca giyinmesine yardım etti.
“Oraya nasıl gideceksin? Bu halde araba kullanmazsın.” dedi tamer.
“Bilmiyorum, bana uçak bileti al.”
“Bu halde tek başına yolculuk edemesin Önder. Amirimi arayıp bir günlük izin isteyeceğim, günü birlik... Seni bırakır geri dönerim.”
Önder onun bunu yapmasını istemedi ama itiraz da etmedi. Bu halde tek başına hiçbir yere gidemezdi, bunu kendisi de biliyordu. Tamer, amirinden zar zor izin kopardıktan sonra Önder’in hastane odasındaki tüm eşyalarını toplayıp, Önder’in kiralık aracıyla yola koyuldular. Önder, Aden ile karşı karşıya geleceği için gergindi ve içinde dayanılmaz bir sıkıntı vardı. Çok kötü bir şeyler olacağını hissediyordu.
Daha kötü ne olabilirdi ki? Ne kadar kötülük varsa Aden hepsini yapmıştı, artık yapacak bir kötülük kalmamıştı. Bir insanı öldürmekten daha kötü ne olabilirdi?
Onunla yüz yüze geleceğini düşündükçe midesi bulanıyor, karnına ağrılar saplanıyordu. O kızı, ciddi anlamda Önder’in midesini bulandırıyordu. Araç her sarsıldığında vücuduna saplanan ağrılar da eklenince, dayanılmaz bir duruma giriyordu.
Şu an ölmeyi çok isterdi, bunca acı ve bunca sıkıntı ona ağır geliyordu. Şu an ölmenin tam zamanıydı. İntihara yalnızca bir kere kalkışmıştı, bir daha asla böyle bir şeyi düşünmemişti. Acıları dayanılmaz bir hal aldığından gözlerini sıkıca kapatıp biraz uyumaya çalıştı. Gözlerini tekrar açtığında araç bir benzin istasyonunda park halindeydi. Tamer’de şoför koltuğunda uyuya kalmıştı. Hava zifiri karanlıktı, Önder onu dürtükleyerek uyandırdı.
“Neredeyiz?” diye sordu, sabırsızca.
“Geldik... Ama tam olarak nereye gideceğimizi bilmediğim için buraya çektim. Seni uyandırmak istemedim.” dedi Tamer, uyuşuk sesle. Esneyip gerindi ve uykusunu dağıtmaya çalıştı. “Nereye gideceğiz?”
Önder güçlükle cebindeki telefonu çıkardı ve Fırat’ı aradı. Telefon uzun uzun çaldıktan sonra nihayet açıldı.
“Neredesin, geldin mi?” diye sordu Fırat, uyuşuk sesle. Gecenin geç saati olmasına rağmen uyumamıştı ve ne kadar yorgun olduğu sesinden anlaşılıyordu. Bu da durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyordu.
“Evet, nerede buluşalım?”
“Sana bir ev ayarladım, geçici olarak... Konum atacağım. Anahtar paspasın altında.”
“Hani Aden ile buluşacaktık.”
“O bize buluşma yerini ve saatini haber verecek. İşe bak... Kız bizi resmen parmağında oynatıyor.” Bunu alaycı bir tavırla söylemişti. Önder, Aden’in sadece onun değil, herkesin canını fazlasıyla sıktığını anlayınca rahatladı. Demek tek sorun onda değildi, diğerleri de Aden’den fazlasıyla rahatsızdı, herkes ondan bırakmıştı. Önder telefonuna gelen konumu Tamer’e verdi ve oraya doğru yola çıktılar. Artık Hakan amcanın yanında kalmayacağından dolayı Fırat ona bir ev ayarlamıştı. Tamer, önderin koluna girerek güçlükle merdiv3nlerden çıkardı. Nihayet dairesine ulaştılar, kapının önündeki paspasın altından anahtarı aldılar ve kapıyı açıp içeri girdiler. Tamer düğmeyi bulup ışığı açtı ve Önder’i salona götürdüğü. Kendisi de uykusuzluk ve yorgunluktan bitkin düşmüştü ama uyumak yerine, uykusunu dağıtmak için mutfağa gidip kendisine kahve hazırladı. Tamer bir sigara yakıp televizyonu açtı ve bir haber kanalı buldu.
“Ev güzelmiş.” dedi, alaycı bir tavırla ve sigarasından derin bir nefes çekti.
“Evet güzelmiş.” dedi Önder’de, onunla aynı tavrı takınarak. “Geri dönmeyecek misin?”
“Bugün pazar, biraz dinlenip akşam yola çıkarım. Hem şu buluşmayı ben de merak ediyorum, eğer ben buradayken buluşmaya giderseniz gelmek istiyorum.”
“Ciddi misin? Hani bu işe bulaşmak istemiyordun.”
“Bir şeye bulaşmıyorum, sadece senin yanında olacağım hepsi bu. Hem uzun zamandır böyle heyecanlı bir işe hiç gitmedim.”
Kahvelerini içmelerine rağmen ikisi de daha fazla dayanamadılar ve oturdukları yerde uyuya kaldılar. Sabaha doğru çalan kapıyla ikisi de yerlerinden sıçradılar. Önder ayağa kalkmak için yeltendi ama bunu başaramadı. Tamer gözlerini açıp etrafa kısa bir bakış atarak, nerede olduğunu algılamaya çalıştı. Kapının çaldığını duyunca kalkıp kapıyı açtı. Fırat gelmişti. Onlar tokalaşıp tanışma faslına gereken, Önder telefonundan saate baktı, saat sabahın dördüydü. Karşısındaki televizyon hala açıktı. Nihayet Fırat salona gelip onun yanına oturduğunda, Önder sabırsızca sorularını sormaya çalıştı. Ama Fırat ondan önce davrandı ve ona sorular sormaya başladı.
“Çok kötü görünüyorsun. Bir yerin ağrıyor mu?”
“Hissetmiyorum, bana ne bildiğini söyle.”
Onlar konuşurlarken Tamer yine mutfağa gitmiş, bir şeylerle oyalanıyordu.
“Bugün buluşmada tam olarak ne olacak bilmiyorum ama adli tıp raporlarının çıkmasına az kaldı. Bir iki gün içinde elimizde olacak, eğer kurbanların üzerindeki DNA’lar Aden’e ait çıkarsa her şey bitti demektir.”
“Onu hepse gönderirken de aynısını söylemiştiniz. Her şey bitti! Ama hayır, o bitti demediği sürece bitmeyecek, bunu sen de biliyorsun.”
“Biliyorum.” dedi Fırat ve başını öne eğdi. Oldukça tedirgin ve stresli görünüyordu. Gerçekleşecek olan buluşma onu Önder’den daha çok germişti anlaşılan. Ayrıca boncuk bozuk terliyor, derin derin nefes alıp veriyordu. Önder onu iyi tanıyorsa eğer başka bir derdi vardı. Ortada başka bir sorun daha vardı ama ne? “Okan aldığı notta ne yazdığını asla söylemiyor. Önemli bir şey değil deyip geçiştiriyor.”
“Madem önemli değil neden not aldığını söylemiş?”
“Aden’in köye gittiğini kanıtlamak için söylemiş, bizi uyarmak için. Onun dışında başka bir şey söylemiyor. Ayrıca annesi de polislere gönderilen mektupta neden bahsettiğini bilmediğini söyleyip duruyor. Başına bir şey gelirse sorumlusunun annesi olduğunu yazdığı bir mektup göndermiş.”
Önder daha da heyecanlandı.
“Benim bundan haberim yok.”
“Evet, Melisa’nın dayısı ile ilgili olan sorun ortaya çıkınca söylemeye fırsatım olmadı.”
“Ceset fotoğraflarını gönderdiği kişi de annesiydi. Şimdi de bu mektup.”
“Evet. Yani bilmiyorum... Annesiyle bir sorunu var demek ki.” Fırat bunu son derece umursamaz bir tavırla söylemişti. Yutkunup duruyor, alnını sıvazlıyor, dudağını ısırıyordu. Önder dayanamayıp sordu.
“Senin neyin var böyle?”
“Hiç... Hiçbir şey... Sadece heyecanlıyım. Ne olacağını merak ediyorum.”
Biraz sonra Tamer elinde bir tepsiyle salona geldi. Çay demlemişti. Tepsiyi orta sehpanın üzerine bırakıp boş koltuklardan birine geçip oturdu. Fırat bir Önder’e bir Tamer’e bakıyor, bir şeyler söylemek için dudaklarını aralıyor, sonra geri kapatıyordu. Elini cebine atıp bir kâğıt parçası çıkardı ve Önder’e uzattı.
“İşte buluşma yeri ve saati.” dedi ve tekrar yutkundu. Önder gözlerini onun üzerinden ayırmadan kâğıdı aldı, kaçamak bir bakış attıktan sonra tekrar Fırat’a döndü.
“Hani daha belli değildi, neden yalan söyledin?”
Fırat elini savurdu ve üzerindeki montunu çıkardı. Sonra başını ellerinin arasına alıp, parmaklarını saçlarının arasına daldırdı. Bir süre o şekilde durup derin derin nefes alıp verdi. Tamer’de, Önder gibi meraklı gözlerle onu inceliyor, neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Tamer araya girme gereği duydu.
“İyi misin?”
Fırat başını kaldırıp ona kaçamak bir bakış attı ve hızlı hızlı başını evet anlamında salladı.
“Evet... Evet iyiyim.”
“Bu kadar gerilecek bir şey yok. Sen de cinayet aması komiserisin, öyle değil mi?” diye sordu Tamer, onu motive etmek istercesine.
“Haklısın.” dedi Fırat ve hızla ayağa kalktı. “Ben bir tuvalete gideceğim.”
Fırat salondan çıktığında, Tamer ile Önder birbirlerine baktılar. Önder’de en az onun kadar heyecanlıydı ama o korkmuyordu. Fırat’ın ona verdiği kâğıda bakıp üzerinde yazanları okudu. Buluşma saati akşam sekizdi. Buluşma yerini okuduğunda ise gözlerini kocaman açıt. Aden’in köydeki evinin adresi yazılıydı. Kaçırdığı birini kendi evinde, herkesin bildiği, göz önünde olan bir yerde rehin alacak kadar kafayı yemişti. Ama muhtemelen bunu polislerden başka kimse bilmiyordu ve kendi istediği saatten önce orada olmayacaktı. Bu yüzden buluşma rahat, sakin ve tam da Aden’in istediği gibi geçecekti. Üstelik köyde yaşayan pek fazla insan olmaması da onun için bir avantajdı. Bir an önce akşam olması ve buluşmanın gerçeklemesi için sabırsızlanıyordu. Önder kâğıda odaklanmış akşamı düşünürken büyük bir gürültü koptu. Tamer ile Fırat yerlerinden sıçrayıp, kısa bir an birbirlerine baktılar. Ses evinin içinden gelmişti. Önder oturduğu yerde doğrulmaya çalışırken, Tamer ayağa fırladı ve koşarak salondan çıktı. İkisinin de bu kadar telaşlanmasının nedeni, kopan gürültünün bir silah sesi olmasıydı. Önder tüylerinin ürperdiğini hissetti. Tamer arka tarafta kendi kendine söylenirken, Önder merakla oturduğu yerden bağırarak sordu.
“Ne oluyor orada? Ne oldu?”
Bir saniye gibi kısa bir sürede, Tamer salon kapısında göründü. Gözlerini kocaman açmış, suratına dehşet verici bir ifade yerleşmişti.
“Hemen ambulansı ara...” diye haykırdı Tamer.
“Ne? Ne...”
Önder korkudan konuşamıyor, sadece kekeliyordu. Vücudu gibi dili de taş kesilmişti sanki. Konuşamıyor, hareket edemiyordu. Öylece kala kalmıştı.
“O... O kendini vurmuş...” dedi Tamer aceleyle ve tekrar gözden kayboldu.

Yorumlar
Yorum Gönder