Aden'in Rüyası (Bölüm 47)
Ağlamaktan hali kalmamıştı. Polisler onu binaya güçlükle sokmuşlardı. Dışarıda gazeteciler ve onu linç etmek isteyen yoğun bir kalabalık vardı. Aden hayatı boyunca bugünkü kadar korktuğunu hiç hatırlamıyordu. Onu bir cesedin başında, elinde bıçakla yakalamışlardı ve insanlar onu öldürmek istiyordu. Yüzünü yıkamış, üzerindeki kanlardan kurtulması için ona temiz kıyafetler vermişlerdi. Ama o cesedin görüntüsü kafası, koparken ve yere düşerken çıkardığı boğuk sesi, kanın kokusu ve cesedin sıcaklığı hala zihnindeydi. Bunları hiçbir zaman unutamayacaktı. Bu, hayatında asla yaşamak istemeyeceği ve nasıl yaşandığını anlamadığı berbat bir deneyimdi. Bu deneyimin etkisinden kurtulması için ona hiç kimse yardım edemezdi. Bunu atlatmasını sağlayarak hiç kimse yoktu. Hayal’in, Selim’in boğazını keserken gördüğü görüntüsü bile zihninden çıkmamıştı. O korkunç görüntü hala zihnindeydi. Başkası yaptığı halde hala kabuslarına giriyor, onu korkutuyor, onu dehşete sürüklüyordu. Peki bunu nasıl atlatacaktı. Bunu yapmayı istediği tek kişi Mert’ti. Ama şimdi düşününce Mert’e bile bunu asla yapamazdı. Yapsaydı da şimdi olduğu gibi pişman olurdu. Deli gibi pişmandı... Ellerini başının arasına koymuş, kollarını masaya dayamış, bir bacağını sallayarak kendi kendine konuşup duruyordu.
“Keşke yapmasaydım... Keşke yapmasaydım... Keşke yapmasaydım...”
Bu keşkelerin ona ne yararı olacaktı ki? Olmuşa olan bir şeyi değiştirmezdi, bunu yapmıştı. Üstelik nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde, iş üstündeyken yakalanmıştı. Hayal ona her şeyin son bulacağını söylerken demek bundan bahsediyordu. Aden yakalanmış, onun tüm suçları Aden’e kalmıştı. Aden tutuklanacak, Hayal ise ömrünün geri kalanını özgür bir şekilde, rahat ve huzurlu yaşayacaktı. Hayal’in onu öldüreceğini düşünmüştü ama bunu yapmamıştı. Demek ondan kurtuluşu bu şekilde olacaktı. Tabi onu öldürseydi eğer, Aden’in ölümü de araştırılacak ve diğer tüm cinayetlerle Aden’in cinayetini onun işlediği anlaşılacaktı. Ama bu sayede kendisinin işlediği tüm suçlar Aden’e kalmıştı. Biri hariç. Tuğra’yı öldürmüştü. Bizzat kendi elleriyle öldürmüştü. Bunun için kendisini savunmasına, kendisini kandırmasına gerek yoktu. Zaten bu çok aptalca olurdu.
Açılan kapının sesiyle yerinden sıçradı, başını kaldırdığından karşısında iki tane takım elbiseli, bir tane de normal giyimli adam gördü. Bunlardan biri komiser olmalıydı. Ama diğerlerini kim olduklarını bilmiyordu. Muhtemelen avukat olmalıydılar. O avukat istememişti, onları annesiyle babası göndermişti. Onu kurtarmak için son bir çabayla çırpınıyorlardı. Ama Aden kurtulmayı hak etmiyordu. Onun yeri mezardı, o ölmeliydi... Kendisinin ölümü hak ettiğine inanıyordu ama ne yazık ki bu ülkede idam cezası yoktu. İntihar etme fikrine ne zaman kapılsa ne zaman planlar yapsa ve o plana yaklaşsa korkuyor ve bundan geri vazgeçiyordu. Şu ana kadar yaptıklarından değil. Çünkü şu ana kadar bir şey yapmamıştı, yalnızca en son yaptığı şey için hak ettiğine inanıyordu. Bir insanın canını almanın, hele ki vahşi bir şekilde almanın acısının ve vicdan azabının ne kadar ağır olduğunu artık daha iyi anlıyordu. Takım elbiseli adamlardan biri karşısına, diğeri de yanındaki başka bir sandalyeye geçti. Komiser olduğu anlaşılan diğer adam ise onların tam arkasında, tepelerinde dikiliyordu. Hepsinin suratında aynı donuk ifade, gözlerinde aynı nefret ve öfke vardı. Herkes Aden’den nefret ediyordu. Bu zaman kadar herkes ondan nefret etmişti. Bu her zaman böyle olmuştu, şimdi ne değişecekti ki? Takım elbiseli yaşlı adam elindeki evrak çantasını yere bırakırken, onun yanında oturan ve ondan biraz daha genç görünen adam elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı ve sordu.
“İsmin Aden EREZ, doğru mu?”
Aden cevap vermedi, aval aval onun suratına bakıyordu. Adam önüne bıraktığı dosyayı karıştırarak devam etti.
“Daha önce bir cinayet suçundan defalarca göz altına alınmışsın ve defalarca serbest kalmışsın. Bizim sorunumuz bu işte... böylelerinin sokaklarda sürtmesine izin verirsek olacağı bu. Senin gibilerden ne beklenir ki?”
Adamın sözleri Aden’in midesine ok gibi saplanıyordu, resmen yerin dibine girmişti. Onların artık avukat olmadıklarını anlamıştı. Adam devam etti.
“Evet. İki cinayet burada, bir cinayet İstanbul’da ve yine İstanbul’da iki kayıp kız. Son işlediğin cinayeti de sayarsak sen gerçek bir seri katilsin.”
Aden başını ağır ağır iki yana salladı.
“Bir şey söylemeyecek misin? Susma hakkını mı kullanacaksın?” diye sordu adam, göz ucuyla ona bakarak.
“Şey... Ben sadece son cinayeti kabul ediyorum, diğerleriyle bir alakam yok.”
“Kanıtlar yalan söylemez Aden. Her şey somut delillerle kanıtlanmış, artık inkâr etmenin sana bir yararı yok. İtiraf edersen eğer... Gerçi bu durumda hakimin sana hiçbir indirim uygulayacağını sanmıyorum. Ömür boyu hapis cezası alacağın kesin! Ama en azından kendini biraz rahatlatmak için itiraf edebilirsin.”
“Rahatlamak mı?” diye sordu Aden, donuk bir sesle. Oturduğu yerde bile gözleri karartıyor, başı dönüyordu. Açtı, uykusuzdu, yorgundu. Tam şu an burada ölmek istiyordu. “Ben yapmadım ki, o yaptı.”
Üçü de hiçbir şey söylemeden, dikkatle Aden’e bakıyorlardı. Aden de onlara kaçamak bir bakış attı ve başını tekrar öne eğerek konuşmaya devam etti.
“Gerçekten o yaptı. Ben sadece son cinayeti kabul ediyorum.”
“Tamam. En baştan başlayalım. Tuğra’yı güvenli evden nasıl kaçırdın?”
“Ben kaçırmadım.”
“Onu oradan çıkarmayı nasıl başardın? Nasıl takip ettin, yerini nasıl öğrendin?”
“Ben o sırada göz altında olabilirdim. Ben yapmadım. O eve gittiğimde onu çoktan getirmişti.”
“Kim?”
“O işte... Hayal.”
Adam bıkkın bir şekilde iç çekti. Yanındaki adam araya girdi.
“Bize burada yapacağın hiçbir numara sökmez Aden! Karşında annen ya da baban yok. Sen kimsin de bizi kandırmaya çalışıyorsun? Lanet olsun! Sen bir polisin ölümüne sebep oldun, herkes senden nefret ediyor, seni binanın dışına bıraksak parçanı bile geri almayız. Herkes seni öldürmek için kapının önünde bekliyor Aden. Kendine bir iyilik yap, sorularımıza adam akıllı cevap ver. Biz uğraştırma çünkü yarın sabah senin yüzünden ölen bir arkadaşımızın cenaze töreni var, anlıyor musun?”
Aden onların söylediklerini algılamakta güçlük çekiyordu. Bir polisin ölümüne nasıl sebep olabilirdi ki? Bunu yapmamıştı. Eğer bu da onun üzerine kalırsa, onu hapiste bile asla rahat bırakmazlardı.
“Kim? Kimin ölümüne neden olmuşum? Ben polislere asla zarar vermem!” diye söylendi şaşkınlıkla.
İhtiyarın yanındaki adam cevapladı.
“Defalarca sorgularına giren komiser arkadaşımız, Fırat, hatırladın mı Aden? Kendi kendine intihar etmiş olsa da bunu sen yaptın, o senin yüzünden öldü.”
“Ne? Siz ne saçmalıyorsunuz? ben onu en son ne zaman gördüğümü bile hatırlamıyorum.” diyerek, sesini yükseltti Aden.
“Ona gönderdiğin mektupta yazdıklarını tekrar düşün Aden. O senin yüzünden intihar etti. Sen nasıl bir polisten arkadaşlarını öldürmesini istersin? İşin bitti Aden! Hem bir seri katil hem de bir polis katilisin. Sana acıyorum.” dedi adam, dişlerini sıkarak. Aden gözlerini sıkıca kapatıp düşünmeye çalıştı, ama şu an beyni tamamen durmuştu. Zihni düşünce üretemiyor, hayal kuramıyor, geçmişi hatırlayamıyordu. Tamamen devre dışı kalmıştı.
“Neyden bahsediyorsunuz? Ben ona mektup falan göndermedim. Hem nasıl gönderebilirim ki?”
Adam elini sert bir şekilde masaya vurdu. Aden yerinden sıçradı. Bu kadar korku ve stres ona çok ağır gelmişti. Artık dayanamıyordu, ne olacağı umurunda bile değildi. Hayal’in yüzünden bunca korkunç şeyi yaşarken, onu hala koruyacak hali yoktu. Her şeyi anlatacaktı.
“Tamam, size bunları kimin yaptığını söyleyeyim. Evet, Mert’in cinayetini planlamıştım. Defterime yazmıştım çünkü ondan nefret ediyordum. Sonra...”
“Bize bilmediğimiz şeyleri anlat!” diyerek, onun sözünü kesti ihtiyar adam.
Aden yutkundu, derin bir nefes aldı ve düşünmek için kendisini olabildiğince zorladı.
“Bilmediğiniz bir şey... Tamam... Hayal’i bilmiyorsunuz. Ondan sadece Önder’e bahsetmiştim ama onu bulmak için hiçbir şey yapmamış anlaşılan. O kız... Her şeyi o kız yaptı. Mert’i o öldürdü. Selim’in boğazını gözlerimin önünde kesti, evet... O sırada oradaydım ama Selim’e asla elimi sürmedim. Sonra beni ceza evi aracından kaçırdı. Önce kaza yaptırdı, sonra beni oradan çıkarıp kaçırdı. Kendi evine götürdü. Bir kez kaçmaya çalıştım ama beni yakaladı. Sonra tuvalete kilitledi. Ertesi gün kiliseye gittik. Hatta oradan çıktığımızda bir arkadaşımı gördüm ama Hayal bana sessiz olmamı söyledi. Hatta ceza evi aracından kaçtığımızda, onun evine giderken yol üzerinde bir benzinliğe uğradık. Bu yerlerde kameralar var, öyle değil mi? Kameralara bakarsanız eğer her şeyi görürsünüz.”
“Devam et.” dedi yaşlı adam, gözlerini onun üzerinden ayırmadan. Aden kısa bir duraksamanın ardından tekrar yutkundu ve devam etti.
“Bana son bir işimiz kaldığını söyledi. Her şey sona erecek dedi. Sonra beni köydeki kendi evime götürdü. Oraya gittiğimizde Tuğra benim yatağımda hareketsiz yatıyordu.”
“Kendi evine giderken hangi yollardan geçtiniz?” diye sordu aynı adam.
“Şey... Aynı köydeyiz, onun evi bizim eve yakın. Bir tepenin arkasında.”
Hepsi birden şaşkınlıkla Aden’e baktı.
“Ne demek aynı köydeyiz?” diye sordu diğeri. Onların arkasında duran komiser hiç karışmıyordu. İşi kıdemlilere bırakmıştı.
“Öyle işte... Bizim evden çıkınca sol tarafta bir tepe var, onun arkasında, tam karşıda bir ev var. Orada yaşıyor.”
Adamlar birbirlerine baktılar. Sonra ihtiyar devam etti.
“Peki Tuğra’yı öldürmeye nasıl karar verdin?”
Aden başını öne eğdi ve derin bir nefes aldı.
“Beni tahrik etti. Hem polislerden hem başıma gelen olaylardan hem onların bana yaptıklarından bahsedip beni tahrik etti. Ben de dayanamadım.” Sonra başını kaldırdı ve onlara baktı. “Ama ben bunu yaparken kendinde değildi, hiçbir şey hissetmediğine eminim. Yani canını yakmadım.”
“Seni iğrenç yaratık.” diye bağırdı, onların arkasında ayakta duran komiser ve hızla Aden’e doğru atıldı. Aden kendisini korumak için geriye doğru atılınca sandalyeden yere düştü. Takım elbiseli adamlar komiseri son anda tutmayı başardılar. O sırada içeriye koşarak iki tane üniformalı memur girdi ve komiseri güçlükle odadan çıkardılar. Komiserin bağırışlarını hala duyabiliyordu.
“Kaltak... İğrenç pislik... Yaratık! İnşallah geberirsin! Lanet olası pislik...”
Adamların ikisi de ayakta kalmış, boş gözlerle Aden’e bakıyorlardı. Sonra ara vermeye karar verip odadan çıktılar. Aden ise ne kadar süre olduğunu bilemediği kadar nezaret hanede kaldı. Bir süre sonra demir parmaklıkların arkasında annesi belirdi. Çaresiz gözlerle, ağlamaklı bir şekilde Aden’e bakıyordu. Aden onu görünce hemen atıldı ve parmaklıklara yapıştı.
“Anne...”
“Hepsi benim yüzümden, bunların hepsi benim yüzümden...” diye mırıldandı annesi.
“Ney senin yüzünden anne? Sen bir şey yapmadın ki.”
“Ben yaptım Aden. Ben yaptım... Şimdi de cezamı çekiyorum. Tanrı beni cezalandırıyor.”
Aden bunu duyunca öfkeden deliye döndü. Annesinin onu sevdiği, ondan vazgeçemediği için buraya geldiğini sanmıştı ama o hala tanrının onu Aden ile cezalandırdığını söylüyordu. Onu hala bir ceza olarak görüyordu.
“Defol buradan! Lanet olasıca, defol... Hiçbirinizi istemiyorum, hepinizden nefret ediyorum... Evet, her şey senin yüzünden anne.” diye bağırdı Aden ve ağlamaya başladı. “Beni tanrının cezası olarak görmek yerine birazcık sevseydin, birazcık ilgi gösterseydin böyle olmazdı. Hep Boray’ı düşündün, hep onunla ilgilendin, benimle hiç ilgilenmedin.”
“Seni nankör! Seni bu yaşa kim getirdi?” diye bağırdı annesi, onunla aynı ses tonuyla. “Nankör pislik!”
“Evet. Ben bir nankör pisliğim. Neden geldin buraya? Defol buradan, hiçbirinizi görüşmek istemiyorum... Hepinize lanet olsun... Defol!”
Annesi ona öfke dolu gözlerle baktıktan sonra, tek kelime daha etmeden arkasını dönüp hızla oradan uzaklaştı. Aden başını defalarca, sert bir şekilde demir parmaklıklara vurdu. Canı fena yanıyordu ama içindeki öfke bu acıdan daha kuvvetli olduğundan acısını bastırıyordu. Onun kendisine zarar verdiğini kameralardan görmüş olacaklar ki bir memur koşar adımlarla nezarethaneye girdi ve Aden demir parmaklıklardan uzaklaştırmaya çalıştı. Aden demir parmaklıklardan uzaklaştırıp bu kez de ellerini yumruk yaparak başına art arda vurmaya başladı. Alnı yarılmıştı, suratı kanlar içinde kalmıştı. Memur yardım çağırmak için koşarak oradan uzaklaştı. Bir süre sonra bir sağlık görevlisi gelip yarılan alnına pansuman yaptı. O sırada Aden’in ellerini arkadan kelepçelemişlerdi ve başında iki memur, bir komiser bekliyordu. Onun azılı bir seri katil olduğunu sandıklarından dolayı sağlık görevlisi için güvenlik önlemi alıyorlardı. Sağlık görevlisi işini halledip oradan ayrıldı. Memurlardan biri kapıyı tekrar kilitlemek için orada kaldı. Bu komiseri daha önce hiç görmemişti. Adam Aden’in yanına oturup konuşmaya başladı.
“Sorguda bahsettiğin şu kız... Diğer her şeyi unuttuğun gibi bunu da yanlış hatırlıyor olabilir misin Aden? durumunu biliyorum, bazı psikolojik sorunların varmış ve doktor kontrolü olmadan bazı ağır ilaçlar kullanmışsın. Bu ilaçların yan etkileri çok ağır olabiliyor. Hatta insanın kimyasını bozabiliyor. Anlıyor musun?”
Aden başını kaldırıp, baygın gözlerle ona baktı.
“Hayır.” diye geveledi.
“Bahsettiğin evde kimse yaşamıyor Aden.”
Aden başını tekrar öne eğdi.
“Gidip onu alın diye orada kalacak hali yok. Aptal mısınız siz?” diye sordu, alaycı bir tavırla. Ama komiser diğerleri gibi değildi. Hepsinden daha sakin, daha sevecendi. Belki de Aden ile oyun oynuyordu, bu yüzden ona bu kadar kibar davranıyordu.
“Demek istediğim o değil Aden, ev boş. Hiçbir yaşam belirtisi yok. Komşular evin on beş yıldır boş olduğunu söylüyor.”
Aden anlamamış gözlerle ona baktı, komiserin söylediklerini algılaması biraz zaman aldı. On beş yıldır boş. Orada yaşamaya başlamadan önce, yıllarca birkaç kere gitmişlerdi. En son ne zaman gittiklerin hatırlamıyordu ama gitmişti. Sadece o tepenin arkasına hiç gitmemişti. Her şeyi bilmek zorunda değildi, zaten köyde yaşayan birkaç kişi dışında kimseyi tanımıyordu ama ne gördüğünü biliyordu. O ev dayalı döşeli, süslü bir evdi. Polisler onun aklıyla oynayarak ona bazı şeyleri itiraf ettirmeye çalışıyorlardı. Ona bahsettiği kızın aslında olmadığını, onu tamamen kendisinin uydurduğunu ve deli numarası yaparak, Hayal’in işlediği tüm cinayetleri aslında onun işlediğini düşünmesini sağlayarak tüm cinayetleri onun üzerine yıkmaya çalışıyorlardı. Çünkü Hayal’i tanımıyorlardı, onu asla bulamayacaklardı. Bu yüzden de hazır ellerinde bir katil varken katilini bulamadıkları diğer cinayetleri de onun üzerine yıkmaya çalışıyorlardı. Aden sırttı.
“Gidin ve o evi araştırın, neler bulacağınıza inanamayacaksın!”
“Araştırdık Aden, bu yüzden buradayım. Bu yüzden sana bunu söylüyorum, yalan söyleyecek halim yok. Ev tam bir harabe, içeride tek bir eşya yok. Uzun zamandır da kimsenin yaşamadığı açıkça ortada. Eğer izin verirlerse sana oradayken çektiğimiz fotoğrafları gösterebiliriz.”
Aden boş gözlerle ona bakmayı sürdürdü ve ısrarla söylenmeye devam etti.
“O ev dolu, benimle dalga geçiyordunuz. Bana başka bir harabenin fotoğrafını göstereceksiniz ve diğer tüm suçları da benim üzerime atacaksınız.”
Aden ona inanmamakta kararlıydı, komiser ikna çabalarının boşa olduğunu anlayınca daha fazla direnmeden oradan ayrıldı ve demir parmaklıklar bir kez daha Aden’in üzerine kapandı.

Yorumlar
Yorum Gönder