Aden'in Rüyası (Bölüm 52)
Melisa ile diğer polisler geldiğinde Şermin ile beraber araçtan inmiş, yine onları takip ederek binaya girmişlerdi. Melisa ile amiri önden, Önder ile Şermin onların arkalarından giderken diğer polisler de etrafa göz atıyorlardı. Şermin artık ağlamıyordu ama gözleri kan çanağına dönmüştü ve şişti. Amir, ceza evi müdürünü ondasına girip kapıyı kapattı ve bir süre orada kaldı. Sonra müdür ile beraber odadan çıkıp, hızlı adımlarla sol tarafa doğru ilerlediler. Hapishane müdürü telaşlı bir şekilde konuşuyor, amir de yine aynı telaşla karşılık veriyordu.
“Bana kimse bir şey söylemedi.” dedi müdür. Amir, alaycı bir şekilde karşılık verdi.
“Dünyanın öbür ucuna haber göndersek daha hızlı ulaşırdı.”
“Bu benim suçum değil, bu tedbirsizlik cezasız kalmayacak.”
Koridorda yürürken Önder İstanbul’da, hapiste geçirdiği zamanları hatırlardı. Bu soğuk dört duvar arasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyordu, bir daha böyle bir yere düşmemek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Elinde onların değerini ancak böyle bir yere düştükten sonra anlamıştı. Hep böyle olurdu, bir şeylerin kıymetini hep kaybedince anlardı. Gerçi bu insanın doğasında vardı. Görüşme salonunun kapısına yaklaştıklarında karmaşık sesler duydular, odada büyük bir kargaşa vardı. Müdür ile amir adımlarını hızlandırıp, koşarak ilerlediler. Hepsi arka arkaya salona girdiler. Önder etrafa bakındı. Önce Aden’i gördü, sonra da yanındaki kızı. Onu görünce hemen tanıdı. Köydeki boş eve gelip onunla konuşan kızdı, burada ne işi vardı? Aden onları görünce şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı ve onlara doğru ilerlemeye başladı. Yanındaki kız da bir onlara bir Aden’e bakıyordu. Aden’in gözlerinden yaşlar akıyordu. Bir şeyler mırıldanıyordu ama gardiyanların ve içerideki diğer insanların konuşmalarından ne dediği anlaşılmıyordu. Bir gardiyan Aden’in kolunu tuttu ve buradan götürmek için çekiştirdi.
“Onu hemen hücresine götürün, kimseyle görüşmeyecek.” diye emretti müdür. Sonra yanında duran amire döndü “Aradığınız şahıs burada mı?”
Amir etrafa bakınarak başını iki yana salladı. Melisa, Şermin ve Önder’de etrafa bakınarak aradıkları kişinin burada olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı, ama bahsedilen kişinin eşkalini bilmediğinden, hiçbir şey yapamıyorlardı. Önder’in gözü hâlâ köyde gördüğü kızdaydı. Şermin’e doğru eğilip sordu.
“Şu kızı tanıyor musun? Sizin köyünüzde yaşıyormuş.”
“Hayır, ilk kez görüyorum.” dedi Şermin, boğuk bir sesle.
Önder tekrar o yöne döndü. Kız ağır adımlarla Aden’e doğru yaklaşıyordu. Yüzünde tarif edilmesi zor bir ifade vardı. Aden gardiyanın kolları arasında kapıya doğru ilerlerken, genç kız arkalarından onlara yaklaştı. Önder, merakla kızın ne yapacağını anlamaya çalışırken, kız elleriyle Aden’in başını sert bir şekilde tuttu ve ani bir hareketle çevirip bıraktı. Aden’in gözleri sabitlendi, bir süre ayakta sallandıktan sonra yere serildi. Salondaki herkes oturdukları yerden ayağa fırladı. Aden’in koluna giren gardiyan neler olduğunu anlamak için eğilmiş Aden’i kontrol ediyor, diğer gardiyanlar kızı tutmaya çalışıyor, müdür telsiziyle anons geçiyor, diğer mahkûm ve ziyaretçiler dehşet içinde olan biteni seyrediyordu. Biraz sonra acil durum zili çalmaya başladı. Asıl kaos şimdi çıkmıştı. Şermin olduğu yerde dizlerinin üzerine çökmüş, başını ellerinin arasına almış, hıçkırıklara boğulmuştu. Melisa da merakla Aden’in yanına giderken, Önder olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Demek o kız bu kızdı. Onunla daha önce karşılaştığında hiçbir şey anlamamıştı. Nasıl anlayacaktı ki? Onu tanımıyordu, ikiz çocuk olayından haberi yoktu, bunu nereden bilebilirdi? Aylarca işlemediği suçlardan dolayı yargılanan ve sonunda haksız yere hapse giren bir kız, şimdi gözlerinin önünde gerçek katil tarafından öldürülmüştü ve hiç kimse hiçbir şey yapamamıştı. Demek Aden bunca zaman doğruyu söylüyordu ama kimse ona inanmamıştı. Sonucu da ölüm olmuştu. Önder artık Tuğra’yı da Aden’in öldürmediğine emindi. Evet, belki onu iş üzerinde yakalamışalardı ama tıpkı diğer olaylarda olduğu gibi, bu olayda da hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Katil, o suçu da Aden’in işlediğinin düşünülmesi için her şeyi ayarlamıştı. Gardiyanlar kızın ellerini arkadan kelepçeleyip kapıya doğru götürürken herkes kıza hakaretler ediyor, dehşet içinde bakıyorlardı. Ama bunların hiçbiri onun umurunda bile değildi. Yüzünde, kendisiyle gurur duyduğunu gösteren bir ifade vardı. Sırıtıyordu. Şermin güçlükle ayağa kalkmış, henüz dört günlükken çöp konteynırına bıraktığı ve neye benzediğini bile bilmediği kızına bakıyordu. Anne kızın ilk karşılaşması... Kardeşini bilerek burada öldürmüştü. Bu ölümün annesinin gözlerinin önünde olması, onun bu travmayı ve vicdan azabını yaşaması için bunu bilerek yapmıştı. Bir anne için gözlerinin önünde, çocuklarından birinin diğerini öldürmesinden daha acı verici bir şey olmazdı. O da tam olarak bunu yapmıştı. Şermin’in suratında pişmanlık, gözlerinde ise çaresizlik vardı. Sadece ona bakıyordu, yerde ölü halde yatan Aden’e bakmamak için direniyordu. Gardiyanlar kızı kapıdan çıkarmak için onların yanından geçerken, kız durdu ve Şermin’e, annesine baktı. Aşağılayıcı bir bakıştı bu. Bakışlarını öyle kilitlemişti ki sanki gözlerinden bir mermi fırlayacak ve Şermin’i oracıkta öldürecekti. Şermin’de hasret dolu bir şekilde ona bakarken, kız Şermin’in suratına tükürdü. O sırada gardiyanlar, kız çekiştirerek oradan uzaklaştırdılar. Önder şu an yaşadığı olayları algılamakta güçlük çekiyordu. Burada asıl suçlu kimdi? Öldüren mi yoksa öldürmeye zorlayan mı? O kız bu hayatı kendisi mi seçmişti yoksa seçim şansı tanınmadan, direk eline mi verilmişti? Kime üzüleceğini şaşırmıştı. Şu an tek bir gerçek varı, o da asıl masum olan kişinin şu an yerde ölü olarak yatmasıydı. Önder, Aden’in yanına yaklaştı ve yere, dizlerini üzerine çöktü. Eline dokunmaya çalıştı ama sonra vazgeçti.
Melisa onun elini tuttu ve ayağa kaldırdı. Sonra koluna girip önce salondan, sonra binadan dışarı çıkardı.
“Ne düşündüğünü biliyorum Önder, ama bu senin suçun değil.” dedi Melisa, sakince.
Bu tam olarak Önder’in suçuydu, onun sözlerine inanmadığı gibi bir de duygularıyla oynamıştı. Onu kandırmıştı. Aden ondan duygularına karşılık aldığını sanırken Önder onu sadece bir araç olarak görmüş, bu işi halletmek için ona yakınlaşmış, onu kullanmıştı. Üstelik onunla son kez konuşamamışlardı. Onunla son kez de olsa, tek kelime bile konuşamamışlardı. Ona masum olduğunun ispatlandığını, artık herkesin onun masum olduğuna inandığını söyleyememişti. Onun duygularıyla oynadığını ve bu yüzden onu affetmesini söyleyememişti. Onunla son kez konuşmayı çok istemişti. Artık konuşsa da Aden onu duyamayacaktı. Belki öbür dünyada Önder’i bekliyor olacaktı. Orada gerçekleri öğrenebilirdi.
Yorumlar
Yorum Gönder