Aden'in Rüyası (Bölüm 5)
Polisler bir süre kalmaları için onları bir pansiyona yerleştirmişlerdi. Kendileri kalacak bir yer ayarladıklarında oradan ayrılmak zorundaydılar. Bu yüzden işleri hızlandırmaya çalışıyorlardı. Zararlarını karşılamak, düzgün bir ev tutmak ve kül olan eşyalarının yerine yenilerini almak için çoktan araştırmaya başlamışlardı. Bankadaki paralarının tamamını bu iş için kullanamazlardı, yoksa ellerinde hiçbir şey kalmayacaktı. Neyse ki tüm paralarını evlerinde saklamıyorlardı, aksi halde paraları yanıp kül olacaktı. Evi yeniden dizayn etmek için sigorta parasını kullanacaklardı. Yangın, su baskını, hırsızlık gibi birçok olumsuz durumu kapsayan sigortaları vardı ve bu onların gerçek anlamda hayatlarını kurtaracaktı. Annesiyle babası, onu kardeşiyle beraber pansiyonda bırakıp sigorta şirketine gitmek istemişler ama Aden orada konuşulacakları merak ettiğinden, onarla beraber gitmek istemişti. Bora’yı pansiyonda tek başına bırakarak gitmeye karar verdiler. Ama bundan önce bir giyim mağazasına giderek üstlerine düzgün kıyafetler almaları gerekiyordu, ama annesi bu kılıkta dışarı bir adım bile atmayacağını söylemişti. Evden telefonları dışında hiçbir şey alamamışlardı, bu yüzden yanlarında ne para ne de banka kartı vardı. Babasının para çekmek için bankaya gitmesi gerekiyordu. Aden, babası ile beraber bankadan yeteri kadar para çektikten sonra bir mağazaya gitmişler ve hem kendilerine hem de annesiyle Bora’ya uygun birkaç parça kıyafet almışlardı. Herkes onlara tuhaf gözlerle bakmış, hatta gittikleri mağazanın çalışanı onlara karşı aşağılayıcı bir tavır takınmıştı. Çünkü gittikleri mağaza ünlü bir mağazaydı ve onların görüntüsü, o mağazaya para harcayacak durumda olmadıklarını gösteriyordu. Ama hiç kimse onların bir gece önce evleri yandığından dolayı sokakta kalan ve ÇAM sitesinde yaşayan bilgisayar mühendisi ve avukat olan bir aile olduğunu bilmiyorlardı. İnsanların bakışları onları rahatsız etmemişti ama annesi olsaydı buna asla katlanamazdı. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çökerek hüngür hüngür ağlardı. Hiçbir zaman yokluğu kabul edemiyordu, o her zaman varlık içinde yaşamıştı, yokluğu hiç tatmamıştı ve bu yüzden şu an içinde bulundukları durumun onda yarattığı etkiden kurtulması epey zaman alacaktı. İnsanın her türlü zorluğu ve kötü şartları görmesi ve yaşaması gerçekten önemliydi. En zorlu şartlara bağışıklık kazanıyorlardı ama annesi bu bağışıklığı hiçbir zaman kazanamamıştı. Hazırlandıktan sonra pansiyondan çıkarak sigorta şirketine gitmişler, görüşme sırasını bekliyorlardı. Sıra onlara geldiğinde, annesiyle babası ofise girerken Aden’e kapının önünde beklemesini söylediler. Aden içeri girmek için ısrar etmedi, ne de olsa kapıyı gizlice aralayacak ve içeride konuşulanları dinleyecekti. Onlar içeri girip kapıyı kapattıklarında, Aden önce etrafa göz atıp kimsenin ona bakmadığına emin oldu. Sonra yavaş bir şekilde kapıyı aralayarak başını kapıya yaklaştırdı ve içeride konuşulanları dinlemeye çalıştı.
“Geçmiş olsun Levent Bey, sizin adınıza çok üzüldüm.” dedi adamlardan biri.
“Teşekkür ederim.” dedi babası. Annesi hiç konuşmamıştı, odada kaç kişi olduklarını bilmiyordu ama önemli olan bu değildi, ne konuştuklarıydı.
“Bir şey içer misiniz?”
“Hayır, teşekkür ederiz.”
“Tamam, başlayalım. Hakan Bey sigorta müfettişi. İtfaiye raporlarını ve evinizin son halini dikkatli bir şekilde inceledi. Evinizde hiç yanmamış olan birkaç yer var. İki genç ve bir ebeveyn odası, ayrıca banyo hiç zarar görmemiş.”
Aden heyecanlandı. Onun odası yanmamıştı, hiç zarar görmemişti. Yani bu durumda defteri de sapa sağlam orada duruyor olmalıydı.
“Bu harika.” dedi babası. “O halde sadece salon ile mutfağın zararının karşılanması gerekiyor, bir de koridorun elbette.”
Adam ses tonunu değiştirerek cevapladı.
“Normal şartlarda evet, ama bu şartlarda... Üzgünüm.”
“Anlamadım... Şartlarda ne varmış?” diye sordu babası, buz gibi bir ses tonuyla.
“Şöyle söyleyeyim. Bu yangın bir kaza değil, kasten çıkarılmış. Maalesef bu durumda size ödeme yapmamız mümkün değil.”
“Anlamıyorum. Ne demek istiyorsunuz siz?” diye araya girdi annesi, ses tonunu yükselterek.
Başka bir adam müdahale etmek zorunda kaldı.
“Beyefendinin dediği gibi, itfaiye raporlarını ve evin son halini inceledim. Hatta raporlar burada, siz de inceleyebilirsiniz. Yangın solonda, pencerenin önünde bulunan şifonyerde başlamış ve oradan yayılmış.”
“Kızım bunu ifadesinde de söyledi zaten, şifonyerin üzerinde şamdanlar vardı.” dedi annesi.
“Ama kızınız o şamdanların nasıl alev aldığı ve gecenin o saatinde şamdanların neden yandığı hakkında cevap verememiş.” diyerek, devam etti adam. “Ne yazık ki bunu kızınızla konuşmanız gerekecek. Çünkü şifonyerde yanıcı bir madde olan gaz yağına rastlanmış. Kısacası bu yangın bir kaza değil, kundaklama. Sigortadan para alabilmek için başvurulan klasik bir yöntem.”
Aden’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Elleri ve ayakları titremeye başladı, midesi ve suratı yanıyordu. Hem öfkeden hem de korkudan. Bir süre orada durup derin bir nefes aldı ve ne yapması gerektiğini düşünmeye çalıştı, ama fazla düşünmesine gerek kalmadı. Hızla oturduğu yerden ayağa fırladı ve ofise dalıp masaya doğru yaklaştı. Masadaki herkes meraklı gözlerle ona bakarken, Aden hiçbir şey söylemeden annesinin önündeki itfaiye raporlarını eline aldı ve tüm kağıtları parçalara ayırdı. Aynı anda bağırarak söyleniyordu.
“Lanet olası raporların canı cehenneme! gördünüz mü? artık rapor falan yok... sizi bizi ne ile suçluyorsunuz?” parçaladığı kağıtları takım elbiseli adamların üzerine fırlattı. Adamlar neler olduğunu anlamaya çalışarak ayağa kalkarken, Aden ekledi. “O parayı vereceksiniz, o bizim hakkımız! lanet olası şirketiniz bizim gibi insanlar sayesinde ayakta duruyor, aç karnınızı bizim paramızla doyuruyorsunuz. Şimdi de para vermeyeceğinizi söylüyorsunuz, paramızı çalıyorsunuz! aç pislikler...”
Annesiyle babası da ayağa kalmış onu sakinleştirmeye çalışırken, adamlardan biri kapıya koştu ve bağırdı.
“Güvenlik... güvenlik...”
“Hayatım, sakin olur musun lütfen.” diye bağırıyordu babası, ama Aden onu umursamadan konuşmaya devam ediyordu.
“Aç köpekler! Paramızı verin! lanet olası pislikler! Bizi nasıl evimizi yakmakla suçlarsınız? Para vermemek için iftira atıyorsunuz! Lanet pislikler...”
Odaya giren güvenlik görevlileri Aden’i, annesini ve babasını ofisten çıkarıp merdivenlere doğru götürdüler. Aden hala söyleniyor, babası onu sakinleştirmeye çalışıyor, annesi ise hıçkırıklarla ağlıyordu. Ağlamasının nedeni para alamamaları mı, evlerini kundaklamakla suçlanmaları mı, yoksa kızının çıkardığı rezillikten dolayı utanç duyması mı belli değildi. Güvenlik görevlileri onları yaka paça binadan dışarı attıklarında, Aden konuşmayı kesmişti. Artık onu duyacak kimse yoktu. Babası ellerini beline dayanmış derin derin nefes alarak sakinleşmeye çalışırken, annesi de bulduğu ilk yere oturmuş ağlamayı sürdürüyordu. Aden ona doğru yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü. Annesinin ellerini tutarak onu teselli edecek birkaç söz söyledi ama bunun hiçbir faydası olmadı.
“Anneciğim, üzülme... O aşağılık pislikler attıkları bu iftiranın bedelini ödeyecekler. Savcılığa gideceğim ve onları şikâyet edeceğim. Paramızı vermemek için sahte rapor düzenlediklerini ve bize iftira attıklarını söyleyeceğim.”
Annesi başını kaldırıp kan çanağı gözlerle ona baktı. Ama bu bakışlar boş ve anlamsızdı.
“Tanrı beni cezalandırıyor.”
Yine başlamıştı. Annesi ne zaman kötü bir şey olsa ve ne zaman sinirlense hep aynı cümleyi söylüyordu. Tanrı beni cezalandırıyor. Aden bunu söylememesi için annesini defalarca uyarmıştı ama annesi bu cümleyi kullanmaya devam ediyordu. Tanrı’nın birini cezalandırması için o kişinin bir günah işlemesi gerekirdi. Ama annesi hiçbir hata yapmadığı zamanlarda bile başına kötü bir şey geldiğinde, Tanrı’nın onu cezalandırdığını söylüyordu. Aden hata yapmadığı zaman başına kötü şeyler geldiğinde, bu kötü şeylerin Tanrı’nın onu denemek için gönderdiği bir imtihan olduğunu biliyordu. Ama annesi bunu asla kabullenmiyordu, her şeyi ceza olarak görüyordu. Hatta bir keresinde Aden’in tüm ısrarlarına rağmen bir katilin avukatlığını yaparak onu savunmuş ve doğal olarak davayı kaybetmişti. Ama bunu Tanrı’nın adaleti olarak görmesi gerektiği yerde, Tanrı’nın onu cezalandırdığını düşünmüştü. Üstelik başına başka kötü şeylerin gelebileceği düşüncesiyle günlerce evden dışarı adımını atmamıştı. Halbuki Aden ona para için bir katili savunmaması gerektiğini söylemiş, hatta bunun için ona yalvarmıştı ama annesi para kazandığı sürece mesleğini herkes için kullanacağını söyleyerek kafasına koyduğunu yapmıştı.
“Bu ceza değil anneciğim, o aşağılıklar iftira atıyorlar.” dedi Aden, kısık sesle.
Annesi başını yana çevirip gözlerini ondan kaçırdı.
“Bunu neden yaptın Aden?” diye sordu. “Sırf oraya taşınmak için yaptın, öyle değil mi?”
Aden yutkundu. Ellerini annesinin ellerinden çekip başını öne eğildi.
“Ben...”
Aden cümlesini tamamlayamadan babası yanlarına yaklaştı ve annesini kollarından tutup ayağa kaldırdı.
“Pansiyona dönelim hayatım, üşüyeceğiz.”
Annesi ayağa kalkıp Aden’e göz ucuyla baktıktan sonra önüne döndü ve babasının koluna girerek, ağır adımlarla yürümeye başladı. Muhtemelen şu an sokak ortasında rezil olmamak için sesini çıkarmıyordu ama pansiyona döndüklerinde annesi iyi bir sinir krizi geçirecek ve Aden’e bunun hesabını soracaktı. O kadar düşünmelerine gerek yoktu, bunu Aden yapmıştı. Çünkü o eve taşınmak istiyordu, buna mecburdu. Oraya taşınmak için de şu an yaşadıkları evi yakmaya mecburdu, ama işler planlandığı gibi gitmemişti. Asıl yapmak istediği şey bu değildi. Sadece eve küçük bir zarar verecek, yaşanamayacak hale gelecekti o kadar. Ama ateşle oyun oynanmayacağını bir kez daha anlamış oldu. İşlerin bu noktaya geleceğini hiç tahmin etmemişti. Daha da önemlisi itfaiyenin o gaz yağını tespit etmesini hiç beklemiyordu çünkü yangının çıkmasını kolaylaştırmak için şifonyerin üzerine sadece birkaç damla gaz yağı dökmüştü. Şamdanların fitillerini yakmış sonra söndürmüştü, yangını ise mumlardan biriyle çıkarmıştı. Bunu, yangının şamdanlardan çıktığının düşünülmesi için yapmıştı çünkü şamdanlar yeniydi ve mumlar hiç kullanılmamıştı. Ama gecenin o saatinde şamdanların neden yandığı sorusunun sorulacağı aklına gelmemiş ve buna verecek bir cevap düşünmemişti. Bu yüzden de şüpheleri üzerine çekmişti. Ayrıca mumlar incelenememişti çünkü tüm salonla beraber onlar da eriyip yok olmuştu. Oradan taşınmak istemesinin nedeni, rüyasında anneannesinin ve dedesinin köy evine taşındıklarını görmesiydi. Bundan dolayı köydeki o eve taşınmak istemişti ama annesini köyde yaşamaya asla ikna edememişti. Üstelik Aden’in ve kardeşinin okulu vardı ve annesiyle babası işe gittiklerinden dolayı, onları köyden şehre taşıyarak okula götürecek kimse olmayacaktı. Ulaşım sorunu bir yana, annesi küçük yaşlardan sonra köyde yatıya bile kalmamıştı. Okula başladıktan sonra annesi onu şehirdeki ablasının yanına göndermiş, kendisi ise köyde yaşamaya devam etmişti. Çünkü ablası şehir hayatına, ananesi ise köy hayatına alışıktı. Ayrıca hayvancılık yapıyor, bahçe işleriyle ilgileniyordu, şehre yerleşmesi mümkün değildi. Bu yüzden Aden’in annesi okula başladığı günden itibaren tüm hayatını şehirde geçirmiş, annesiyle babasını ise yalnızca hafta sonları görmüştü. Tüm eğitimini şehirde tamamlayıp mezun olmuş, bir avukatlık ofisinde işe başlamış ve yine şehirde tanıştığı bir adamla evlenmişti. Varlıklı bir aileydiler ve evlerinde her şey elektronikti. Annesi evin tüm işlerini teknoloji sayesinde hiç yorulmadan yapmaya alışmışken, köyde çalı süpürgesiyle yerleri süpürmesi veya ahır temizlemesi beklenemezdi. Aden ve babası bunu pek sorun etmiyorlardı, onlar her yerde, her şartta yaşayabilirlerdi. Hatta ikisi de tam bir doğa aşığıydı ama annesi ve kardeşi için aynı şey söylenemezdi. Kısacası annesi geldiği yeri unutmuş, kendisini doğma büyüme şehirli bir sosyete sanıyordu ama kabul etmese de o bir köylüydü. Aden annesini oraya taşınmaya nasıl ikna edeceğini düşünürken, başka bir gece rüyasında evinin yandığını görmüştü. Bu ona verilen bir cevaptı, bir mesaj... Gerçi rüyalar bir mesaj mıydı yoksa zihnin laneti mi, bunu asla anlayamıyordu. Ama Aden rüyalarıyla yaşamaya mecburdu ve bu yüzden tüm rüyalarını birer mesaj olarak algılıyordu. Rüyaları ona ne söylerse onları yapıyordu. Artık rüyaları onu resmen esir almış parmağında oynatıyor, köle gibi kullanıyordu. Aden şimdilik bunun farkında değildi. Bu yüzden bundan nasıl kurtulacağını ya da nasıl tersine çevireceğini düşünmek aklına bile gelmiyordu. Bir keresinde rüyasında babasının arabasının frenlerini bozduğunu görmüştü. Uyandığında bu kâbusun etkisinden kurtulması o kadar da kolay olmamıştı. Tabi ki bunu hiç umursamamıştı, sonuçta bir kabustu ve bir süre sonra unutarak rüyanın etkisinden kurtulmuştu. Ama bu rüyayı gördükten birkaç gün sonra babası işten eve dönerken aracının frenleri tutmadığından dolayı yokuş aşağı kaymış ve bir elektrik direğine çarparak durabilmişti. Mucize eseri babası bu kazada yaralanmamıştı ama araba pert olmuştu. Aracı tamir eden usta aracın freninin hasar gördüğünü söylemişti. Aden günlerce bunu düşünmüştü, günlük tutmaya da o zaman başlamıştı. Günlük defterinin ilk sayfasına, rüyasında babasının aracının frenine zarar verdiğini, birkaç gün sonra da aracın frenleri tutmadığından dolayı babasının kaza yaptığını yazmıştı. Annesi tesadüf eseri o günlüğü bulmuş ve okumuştu. Sonra da kıyamet kopmuştu. Tanrı beni cezalandırıyor! Sen bir cezasın! Cümlesini ilk kez o gün kullanmıştı. Kızını bir akıl hastası olarak görmekten ziyade, Tanrı’nın cezası olarak görüyordu. Halbuki o defteri okuduğu güne kadar Aden ona Tanrı’nın bir lütfuydu. Onu çok seviyor, artık genç bir kız olmasına rağmen bebek gibi bakıyor, hatta ondan yaşça küçük olan erkek kardeşine davrandığından bile daha iyi davranıyordu. Ama o günden sonra Aden bir ceza olmuştu.
O defterde yazanları olaylar yaşandıktan sonra yazdığını ve bu olayla hiçbir ilgisi olmadığını defalarca söylese de annesi ona asla inanmamıştı ve bir daha böyle saçmalıklar yaparsa, onu gözünü bile kırpmadan polise teslim edeceğini söylemişti. O günden sonra da Aden’e olan ilgisi ciddi derecede azalmıştı. Ama Aden’in rüyalarına karşı ilgisi azalmamıştı. Belki de o gün babasının aracının frenleriyle oynayıp tekrar eski haline getirseydi her şey yolunda gidecekti ve babası o kazayı yapmayacaktı. Sonuçta rüyasında gördüğü o şeyi uygulamış olacaktı. Başka bir rüyasında ise okulda sıra arkadaşının parasını çaldığını görmüştü. Bunu yapmayı aklının ucundan bile geçirmedi. Bunu asla yapmadı, bunun sadece basit bir rüya olduğunu düşündü ama ertesi gün onun parası çalınmıştı. Hem de rüyasında parasını çaldığını gördüğü sıra arkadaşı tarafından. Aden bu iki olaydan sonra rüyalarında gördüklerini yapmadığında başına kötü şeyler geldiğini anlamıştı. Zihni onu kontrol ediyordu. Kendisine itaat etmesini istiyordu. Aden de daha fazla kötü olay yaşamamak için zihnine itaat etmeye başlamış, onun kölesi olmuştu. Hatta öyle ki artık bunu bilinçsizce yapıyordu. Bir rüya gördüğünde uyanır uyanmaz ilk iş olarak onu defterine yazıyor, sonra onu uygulamaya döküyordu. İlk başlarda planlayarak yapıyordu ama bunu alışkanlık haline getirdikten sonra artık hiç zorlanmadan, sanki günlük yaşamının bir parçasıymış gibi rahatça yapabiliyordu. Rüyalarını uygulamaya dökmek ona yeme, içme, nefes alma gibi basit ama yaşaması için ihtiyacı olan şeyler gibi gelmeye başlamıştı. Artık rüya alemiyle gerçek hayatı birbirinden ayırt edemiyordu. Hatta rüyasında rahim kanseri olduğunu görmüş ve doktora gitmemden, hiçbir kontrol yaptırmadan rahim kanseri tedavisinde kullanılan ilaçlardan kullanmaya başlamıştı. İlaçların çok ağır yan etkileri oluyordu ama Aden buna dayanmaya çalışıyordu. İlaçları, para karşılığında birine hazırlattığı sahte reçetelerle alıyordu çünkü kullandığı tüm ilaçlar kırmızı reçeteliydi. Üstelik bu ilaçlara yüksek miktarda ücretler ödüyordu. Ama başka çaresi yoktu. Belki kanserdi belki değildi ama o ilaçları almak zorundaydı, aksi halde başına gelecek olanları tahmin bile edemiyordu. Sonunda kaldıkları pansiyona vardılar. Kapıdan içeri girmek üzereyken Aden durakladı. Mert pisliği bir apartman binasının merdivenlerine tünemiş ona el sallıyordu. Dudaklarının arasında yanmakta olan sigaranın dumanından dolayı yüzünü net göremese de sırıttığını anlayabiliyordu. Babasına dönüp, biraz burada kalıp hava alacağını söyledi. Babası hiçbir şey sormadan annesiyle beraber içeri girdi. Aden de koşar adımlarla Mert’in yanına gitti. Öfkeden midesi yanıyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu.
“Burayı nasıl buldun sen?” diye sordu öfkeyle.
“Sen beni fazla hafife alıyorsun hayatım, param hazır mı?”
“Ne parasından bahsediyorsun sen? Bizim evimiz yandı evimiz, bir dünya masraf çıktı. Kalacak yerimiz bile yok. Sen hala benden para dileniyorsun?”
Mert’in yüzündeki sırıtmanın yerini ciddi bir ifade aldı. Oturduğu yerden kalkarak ağır ağır Aden’e yaklaştı ve gözlerini ondan ayırmadan, sigarasından derin bir nefes aldı. Dumanı Aden’in suratına üflerken aynı anda söylendi.
“Bu benim umurumda mı sanıyorsun? Bir bak bakalım.” Mert işaret parmağıyla kendi suratına bir daire çizdi. “Bunu umursuyormuş gibi bir halim mi var?”
“Şu an param yok, para bulabileceğim herhangi bir yerde...” dedi Aden, bıkkın bir şekilde.
Mert başını hafifçe yana eğerek, birkaç saniye öylece ona baktı. Sonra henüz yarıda olan sigarasını parmaklarının ucuyla olabildiğince uzağa fırlattı ve ellerini pantolonunun ceplerine sokarak son sözlerini söyledi.
“Sen bilirsin.” Sadece bu kadardı. Başka hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp, ağır adımlarla oradan uzaklaştı. Aden ise onun arkasından bakmakla yetindi. Şimdi korkusu daha da artmıştı. Suratı yanıyordu ve avuçları terliyordu. Mert onu tehdit etmek için herhangi bir şey söylememiş, gözünü korkutmaya çalışmamıştı. Sadece arkasını dönüp gitmişti. Bu çok kötüydü. Mert bu zamana kadar ondan tehditle binlerce lira para almıştı ama artık hiçbir şekilde alamayacağını anlamış olmalıydı. Yani tehdiler boş tehdit olmaktan çıkmıştı, artık hepsini gerçekleştirecekti. Bir şeyler yapması gerekiyordu ama ne? Onu nasıl durduracaktı? Şimdi düşününce, hastanede ifadesini almak için gelen memura Mert’in adını vermediği için pişman olmuştu. Belki iftira atmış olacaktı ama en azından kısa süre de olsa ondan kurtulacak ve dersini almasını sağlayacaktı.

Yorumlar
Yorum Gönder