Aden'in Rüyası (Bölüm 16)
Bugün hafta sonu olduğundan iki saat fazladan uyumuştu. Herkes sıcacık yatağında uyuyordu ama Önder’in kalkıp ahırla, kümesle ve bahçeyle ilgilenmesi gerekiyordu. Ayrıca bütün gece aralıksız kar yağdığından, bahçenin brandasının üzerinden biriken karları temizlemesi gerekiyordu. Aksi halde brandayı havada tutan tahta çubuklar daha fazla dayanamayarak kırılacak ve zaten ölü olan bitkileri tamamen yok edecekti. Bu onun pek umurunda olmasa da hakan amca için önemliydi. Bu köy yerinde tek yaşama sebebi bitkileri ve hayvanlarıydı, onlar da olmasa burada başka ne yapacaktı ki? Vücudunu hareket ettirmek, düşünmek ve bir işe yaramak için başka ne yapacaktı? Her büyük insan gibi o da ölmeden önce arkasında bir iz bırakmak istiyordu. Ama bunu ya yanlış anlamıştı ya da yaşlılıktan dolayı bunun anlamını unutmuş ve kendi kendine bir şey uydurmuştu. Ölmeden önce arkasında ölü bitkiler ve kimse ilgilenmese bile doğada yaşayacak olan birkaç hayvan bırakmak istiyordu. Oysa ki büyük insanlar öldükten sonra arkalarında iz olarak sanat eserleri bırakırlardı. Ama Hakan amca için bu geçerli değildi. Bu ne kadar saçma olsa da Önder’in görevi buydu ve kar-kış, ölü-canlı demeden o bitkilerle ilgilenmek zorundaydı. En azından ölü hayvanlarla ilgilenmesini istemediği için sevinmeliydi. Ölen hayvanların artık bir işe yaramayacağını ve bir yere gömülmesi gerektiğini biliyordu. Ama ölü bitkilerin hiçbir işe yaramayacağını ve kışın ortasında, doğal yollarla domates ve çilek yetiştiremeyeceğini bir türlü anlamıyordu. Bahçedeki işini hallettikten sonra ahıra doğru ilerledi. O sırada karşı evde oturan kadındı, aracının başında dikilip öylece durduğunu fark etti. Bir yere gitmek için hazırlandığı belliydi. Muhtemelen bu havada aracı nasıl kullanacağını, yolda nasıl ilerleyeceğini düşünüyordu. Buraya ilk geldikleri gün kar kalınlığı daha azdı ve fırtına yoktu. Kadın buraya geldikleri günden sonra ilk kez araç kullanacaktı. Bunu onları takip ettiğinden değil, gözlerini önünde olduklarından dolayı biliyordu. Kadının onu fark etmemesi için orada dikilip durmayı bıraktı ve ahıra doğru ilerledi. Kapının ama kilidini açıp içeri girdi. Kapıyı açık bıraktığından içeriye gün ışığı doluyordu, bu yüzden tavandaki cılız ışığı açmaya gerek duymadı. Hayvanların altlarını temizledikten sonra su kovalarını ve yemliklerini doldurdu. Oradan çıkmak için hazırlanırken birini ona seslendiğini duydu. Başını çevirdiğinde, karşı evde oturan kadının ahırın kapısının önünde durduğunu fark etti. Kadının sırtı gün ışığına dönük olduğundan yüzünü net olarak göremiyordu, gün ışığından karanlığa doğru ilerleyen bir hayaleti andırıyordu. Önder, elindeki yem çuvalını olduğu yerde bırakıp doğruldu.
“Affedersiniz, bir şey rica edebilir miyim?” diye sordu kadın.
“Tabi.”
“Şehre gidip eşimi ve kızımı almam gerekiyor, ama... Şey... Çok kar var ve yollar virajlı, araba kullanmaya cesaret edemiyorum.”
Önder bir süre düşündükten sonra aklına bir fikir geldi.
“Benim arabamı alabilirsiniz. Aslında tam olarak benim sayılmaz, eğer aldığınız gibi getirecekseniz anahtarı verebilirim.” Aracı ona vermekten çekinmemişti çünkü şehirden kızıyla eşini alacağını söylemişti. Oğlu evde olmalıydı ve sonuçta karşı komşularıydı, arabayı çalıp götürecek hali yoktu.
“Evet, olabilirdi ama ben korkuyorum. Acaba müsaitseniz beni şehre bırakabilir misiniz diye soracaktım, dönüşte eşimle beraber gelirim.”
Önder bir süre kadına baktı. Buna ne cevap vereceğini bilmiyordu. Hem Okan ve babası, bu kadının yaptığı bir saygısızlıktan dolayı onlarla konuşmuyordu hem de bugün hafta sonuydu ve evde dinlenme planları yapmıştı. Kadın bütün planını bozacaktı. Ama onu sadece şehre bırakıp tek başına dönecekti. Okan veya Hakan amca ona nereden geldiğini sorduğunda şehirde küçük bir işi olduğunu söyleyebilirdi. Hem yalan söylememiş olurdu hem de kadına yardım etmiş olurdu. Onlar da bir şey anlamazdı.
“Tamam, ama bunu kimseye söylemeyin! Okan ile Hakan amca duymasın, olur mu?” diye sordu Önder, bıkkınlıkla. Bunu yapmaya mecbur değildi ama kadının yardıma ihtiyacı vardı. Sonuçta bunda kötü bir şey yoktu, başını belaya sokacak bir şeye bulaşmayacaktı.
“Kesinlikle söylemem! Teşekkür ederim.” dedi kadın, minnettar bir şekilde.
“Biraz bekleyin, tavukların yemlerini ve sularını vermem gerek.” dedi Önder. Kadın başını evet anlamında salladı. Önder dışarı çıkıp kadının yüzünü net bir şekilde gördüğünde, halinin hiç de iyi olmadığını analdı. Yorgun, sıkıntılı ve uyuşuk bir hali vardı. Yüz ifadesine bakılırsa ahırın kokusundan iğrenmiş olmalıydı ama yüzünde, iğrenmeden başka şeyler de okunuyordu.
Şimdi düşününce, eşinin ve kızının sabahın bu saatinde şehirde olmalarının hiç de iyi bir şey olmadığını anlamaya başlamıştı. Tüm işlerini bitirdikten sonra evden çıkmak için hazırlandı. Kadın onu aracın içinde bekliyordu, üşümemek için araca binmek istemişti ama klimaların çalışmadığını fark edince hayal kırıklığına uğramış olmalıydı. Önder nihayet araca bindiğinde artık yola çıkmak için hazırdı. Motoru çalıştırıp gaza bastı ve yola koyuldu. Virajlı yollarda hızını düşürüyor, düz yollarda artırıyordu. Önder hızını her arttırdığında kadının korktuğu yüzünden anlaşılıyordu. Ama şoförün işine karışmamak için bir şey söylemedi.
“İyi görünmüyorsunuz, bir sorun yok umarım.” diyerek, onu konuşturmaya çalıştı Önder. Yine merakına yenik düşmüştü. Neyse ne? ona neydi ki?
“Şey... Bilmiyorum, polisler kızımı götürdü.” dedi kadın, buz gibi bir sesle. Aynı zamanda soğuktan titriyordu. Ellerini ovuşturarak ısınmaya çalışıyordu ama bu bir işe yaramıyordu. Önder buranın soğuğuna alıştığından dolayı eskisi kadar etkilenmiyordu.
“Neden?”
“Bilmiyorum. Onun cinayet şüphelisi olduğunu söylediler, hepsi o kadar. Bir yanlış anlaşılma olmalı.”
Önder cinayet sözünü duyunca merakı daha da arttı. Kendine engel olmaya çalışıyordu ama bir türlü olamıyordu.
“Emin misiniz? Yani kızınızın böyle bir şey yapmayacağına... bazen en yakınımızdaki insanlara bu tür şeyleri konduramayız ya da gözümüzün önündekini göremeyiz.”
Önder bunları kadını teselli etmekten çok ağzından laf almak için söylemişti, kadın da bunu anlamıştı. Kaşlarını çatarak Önder’e döndü ve öfkeyle söylendi.
“Ne demek emin misin? o benim kızım, onu kimse benden daha iyi tanıyamaz.”
“Evet ama evinizi kundakladı. Bunu yapacağını biliyor muydunuz?”
Kadın bir süre daha öfkeli gözlerle Önder’e baktıktan sonra yola döndü.
“Onun bazı sorunları var. Sonuçta sadece kendisine ve ailesine zarar verdi, yabancı insanlara vermedi.”
Önder gözünün yanıyla kadına bakarak sordu.
“Ne sorunu var, psikolojik mi?”
“Evet. Artık dayanılmaz bir hal alamaya başladı. Gerçi eskiden de çok farklı değildi.”
“Neler yapıyor mesela?”
Kadın bir süre durakladı. Önder’e ailevi meselelerini, özellikle de kızıyla ilgili meseleleri anlatıp anlatmamak konusunda kararsızdı.
“Siz evimizi yakanın o olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sordu, tedbirli davranmak için. Sonuçta onu tanımıyordu.
“Yangını soruşturan ekipteki komiserler benim arkadaşlarım.” Kadın kaşlarını kaldırdı. Önder’in emniyette arkadaşları olduğundan dolayı birçok konuda torpilli olduğunu düşünüyor olmalıydı. Önder yanlış anlaşılmamak için ekledi. “Eski cinayet masası başkomiseriyim. Onlar da eski ekip arkadaşlarımdı.”
Kadın bunu duyunca gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla Önder’e baktı.
“Ciddi misiniz? O halde neden burada yaşıyorsunuz? Neden mesleği bıraktınız?” diye, art arda sorular sordu.
“Bazı hatalar yüzünden.” dedi Önder ve daha fazla detaya inmeden konuyu kapattı. Ne zaman bu konuları konuşsa o korkunç olayları, korkunç anları tekrar tekrar yaşıyordu. Bu da onu ileri götürmekten ziyade geriye götürüyordu.
“Bir başkomiseri hangi hata görevden attırabilir ki? Birçok yetkiye sahip oluyorsunuz sonuçta.”
“Birçok yetkiye, tamamına değil. Kimse her türlü yetkiye sahip olamaz.”
Kadın bir süre daha sessiz kaldıktan sonra tekrar öndere döndü.
“O halde siz bazı konularda bize yardımcı olabilirsiniz.”
Önder bunu duyunca bilinçsizce sırıttı. Elbette bunu yapmayacaktı.
“Maalesef... dediğim gibi, artık polis değilim ama isterseniz kızınızı kendi psikoloğuma yönlendirebilirim. Kendisi gayet başarılı bir doktordur.”
“Psikolog mu? onu özle kliniklere götürmek için ne kadar uğraştığımı bir ben bilirim, bunu asla yapmaz.”
“Üzgünüm ama yapabileceğim başka bir şey yok.”
Şehir merkezine girdiklerinde, Önder, kadına tam olarak nereye gitmek istediğini sordu. Kadın emniyete gitmek istediğini söyleyince Önder durumun ciddiyetini iyice kavramaya başlamıştı. İş emniyete kadar ulaştıysa kızda kesin bir sorun vardı. Cinayetle suçlandığına göre olayla onun arkadaşları ilgileniyor olmalıydı, detayları onlardan öğrenebilirdi. Bu yüzden kadınla konuşarak fazla detaya inmedi. Emniyet binasının önüne geldiğinde aracı durdurdu. Kadın ona döndü, bir şey söylemek istediği her halinden belliydi.
“Kızımın sorunu rüyaları.” dedi, donuk bir sesle.
“Anlamadım.”
“Rüyalarına karşı bir takıntısı var. Bunu hala devam ettiriyor mu bilmiyorum ama geçen sene odasında bir defterini yakalamıştım. Defterine rüyalarını yazmıştı, bazılarının yanına tik işareti atmıştı. Ben de rüyalarını gerçek hayatta uyguladığını, tamamladıklarının yanına tik işareti attığını düşündüm. Sonra onu bir süre izledim, tahminim doğru çıktı. Önce rüyalarını yazıyor, sonra onları gerçek hayatta uyguluyor. Evimizi bundan dolayı yaktığını düşünüyorum. O hala bunu yaptığını inkâr ediyor ama ben bunu onun yaptığına eminim. O bneim kızım, kızımı çok iyi tanıyorum. Bazen de yaptığı şeyleri beş dakika sonra unutuyor. Bu unutkanlık ilk başta basit şeylerle ortaya çıktı, bu yüzden önemsemedik ama sonra daha büyük sorunları olduğunu anladım.”
“Ne gibi büyük sorunlar?” diye sordu Önder, merakla. Bu konuya olan ilgisi epey artmaya başlamıştı.
“Bir keresinde sabah yanına gittiğimde, yatağında ölü bir kedi buldum. Bizim bir kedimiz yoktu, onu sokaktan bulduğunu anladım. Ve onu öldürdüğünü de... Kediyi öldürdüğü bıçak hala karnında duruyordu, yatak kanlar içindeydi. Bunu bilinçli mi yoksa bilinçsiz mi yaptığını anlamak için onu uyandırıp, ölü kediyi göstermeden yatağından kaldırdım ve kendi yatağıma götürdüm. Sonra yatağını komple temizledim. Uyandığında, dün gece ne yaptığını sordum. O da bana yatıp uyuduğunu söyledi. Israrla sormama rağmen hiçbir şey hatırlamıyordu ve bunu söylerken gayet samimiydi, doğru söylüyordu. Gece sokağa çıktığını, o kediyi alıp eve getirdiğini ve yatağında öldürdüğünü hatırlamıyordu. Ona bunu yaptığını asal söylemedim, bunu hala bilmiyor. O zamandan beri onun için çabalıyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Küçük bir çocuk değil ki zapt edebileyim.”
Kadın konuşmasını tamamladıktan sonra Önder duyduklarını sindirmeye çalıştı. Hayatında bu kadar saçma ve bu kadar ilginç bir şey hiç duymamıştı. Bu kız tam bir kaçık olmalıydı. Ya da gerçek bir hasta. Sonuçta kasten ve planlayarak suç işleyen insanların çoğu gerçek hastalardı. Aden’de onardan bir olmalıydı.
“Peki sizce kızınızın bahsedilen cinayetle bir ilgisi olabilir mi?
Kadın başını öne eğdi ve derin bir iç çekti.
“Bilmiyorum.” dedi ve arabadan indi. Kapıyı kapatmadan önce Önder’e son bir şey söylemek için eğilip ona baktı. “Beni buraya sizin getirdiğinizi eşim duymasın, olur mu?” diye sordu, mahcup bir şekilde.
Önder evet anlamında başını salladı. Kadın bunu istemekte haklıydı. Sonuçta Önder’i henüz tanımıyorlardı. Karısının bir yabancının arabasına bindiğini kim duysa delirirdi. Hele ki konuşmadıkları komşularının yanında kalan biriyle. Önder kadının binaya girdiğini görünce gaza basıp tekrar köye döndü. Eve vardığında, Okan ve Hakan amca uyanmıştı. Okan çay demlerken babası da kahvaltı sofrası hazırlıyordu. Okan onu görünce, işine devam ederek sordu.
“Bugün hafta sonu, neredeydin?” Sonra ona döndü ve yapmacık bir hesap soran tavırla ekledi. “Hem de benim arabamla...”
Önder ona doğruyu söyleyip söylememek konusunda kararsızdı. Yalan söylemek istemiyordu ama doğruyu da söyleyemezdi.
“Bir işim vardı, onu halledip geldim.”
“İş mi? Seni hafta sonu, üstelik arabayla gidilecek kadar uzak bir yere hangi iş götürebilir? Kız arkadaşın mı var yoksa?”
Önder yanan ocağın ateşinde bir sigara yaklaştıktan sonra oturma odasına doğru ilerledi. Hakan amca kahvaltı masasında hazır vaziyette bekliyordu. Okan’da sobayı çoktan yakmış, oturma odasını ısıtmıştı. Önder dışarıdaki işlerini çoktan bitirdiğinden, öğle yemeği saatine kadar keyif yapacaktı.
“Öyle bir şey olmayacağını biliyorsun.” dedi ve sigarasından derin bir nefes aldı.
Hakan amca da masada oturmuş, kaşlarını çatmış ona bakıyordu.
“Sabah ne yaptığını biliyorum Önder. Neden o kadını benim arabamla şehre götürdün? Harcadığın mazota yazık.”
Önder aniden durdu. Ciğerlerine çektiği duman, ağzından ve burun deliklerinden kendiliğinden çıkıyordu. Bunu nasıl anlamıştı? Önder Hakan amcaya verecek bir cevap düşünürken, Okan araya girdi.
“Nereden senin araban oluyor baba? o benim arabam.”
“Parasını kim ödedi?”
“Ruhsatı benim üzerime. Para önemli değil, kimin üzerine olduğu önemli.”
“Benim canımı sıkma! ruhsatı da kendi üzerime alırım, kullanmak için bana yalvarmak zorunda kalırsın.”
“Alırsan al. Zaten hurda, kliması bile çalışmıyor. Biz onu satın alana kadar kim bilir kaç kişinin elinden geçmiştir.”
“Bulmuş da beğenmiyor, nankör!”
Onlar atışırken Önder konunun kapandığını düşünmüştü ki, Hakan amca tekrar ona döndü.
“Sana bir şey sordum Önder, neden özel şoför gibi onu şehre götürdün?”
“Şey... Eşiyle kızı şehirdeymiş, onların yanına gidecekmiş ama çok fazla kar yağdığı için araba kullanmaya cesaret edememiş.”
“Sabahın bu saatinde şehirde ne işleri varmış? Hem kocası giderken onu da alsaymış.” dedi Hakan amca.
Önder artık yalan söylemenin bir anlamı olmadığını anladı ve doruları söyledi.
“Kızını polisler götürmüş, eşi de onlarla gitmiş ama kadın burada kalmış. Sadece rica etti ben de götürdüm. Yollar tehlikeli, kadını yalnız başına bırakmak doğru olmazdı.”
Okan suratını büzerek başını yana eğdi, alaycı bir tavır takınıyordu. Ama Hakan amca hala kızgındı. Hem konuşmadıkları bir komşularına iyilik yaptığı hem de bunu onlara ait olan bir araçla yaptığı için.
“Kızı neden götürmüşler, ne yapmış?”
“Bilmem. Genç işte...” diyerek, geçiştirdi Önder. Onlara bu konuda gerçeği söylemek istemedi. O kızın bir cinayetten dolayı alındığını öğrenirlerse, araları daha kötü olabilir ya da onları buradan göndermeye çalışabilirlerdi. Fazla detayını bilmelerine gerek yoktu. Kahvaltılarını yapmaya başladıklarında kapı çaldı. Önder ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında, karşı evde oturan ve evin en küçüğü olan çocuğu gördü. Derin bir iç çekip başını yana eğdi ve çocuğun ne diyecekse deyip bir an önce buradan gitmesini bekledi. Bu çocukla en son yaşadığı olayı unutmamıştı, ona yaptığı saygısızlığı da... bu yüzden onunla muhatap olmak istemiyordu.
“Ne var?” diye sordu Önder, buz gibi bir tavırla.
“Annemler şehre gitti, eve kimse kalmadı.” diyerek, açıklama yapmaya başladı çocuk. Umursamaz bir tavır takınıyordu. “Evde Yapacak hiçbir şey yok, bu yüzden onlar gelene kadar burada kalacağım.” dedi ve Önder’in karşılık vermesini beklemeden, eliyle kapıyı itip içeri daldı. Önder şaşkınlıkla çocuğun arkasından bakarken, çocuk çoktan kahvaltı sofrasına oturmuştu. Okan ile Hakan amca, onu gördüklerine memnun olmuş görünüyorlardı. Ailesiyle konuşmamaları, onunla da konuşmayacakları anlamına gelmezdi. Çocuğun bir suçu yoktu sonuçta, onunla gayet iyi geçiniyorlardı. Ama yine de her ihtimale karşı annesiyle babasına yetiştireceği herhangi bir söz söylemiyorlardı. Kısacası düşman kazanmak istemiyorlardı. Önder öfkeli bir şekilde onlara bakarak kapıyı kapattı ve kahvaltı masasındaki yerine oturdu. İştahı kaçmıştı. Hakan amcaya ayıp olmaması için bir süre masada oturup, boş gözlerle onları seyretti. Sonra masadan kalkıp montunu giyindi. Atkısını ve eldivenlerini de alıp, hafta sonları vakit geçirmek için yaptığı aktivitesinin başına geçti. Odun kesmek. Kar kış demeden, her hafta sonu bunu yapıyordu. Fırtına veya tipi olmadığı sürece, havanın el verdiği her an bunu yapıyordu. Eskiden bir hobisi yoktu, sadece mesleği vardı. Suçlular, dava dosyaları, araştırmalar... Her türden insanla muhatap oluyordu. Psikolojisi tamamen allak bullak olmuştu ama o bunu hiçbir zaman anlamamıştı. Bazen kısa süreli depresyonlara giriyordu ama bunu da umursamamıştı. Sonuçta her inan arada sırada depresyona girerdi. Yaşadığı korkunç olayların onda yarattığı kötü etkileri fark etmemişti. Psikolojisinin yerle bir olduğunu anlayamamıştı. Artık felaketlere o kadar alışmıştı ki, yaşadığı tüm sıkıntıları, başına gelen belaları, gördüğü kâbusları ve halüsinasyonları normal şeylermiş gibi algılıyordu. Bunların her insanın başına gelen sıradan, basit şeyler olduğunu düşünüyordu.
Ta ki meslekten ihraç edilip köy hayatına başlayana kadar.
O meslekten, mesleğin ona verdiği sıkıntılardan ve şehrin karmaşasından sıyrılıp doğa ile iç içe olan bu köye geldiğinde, asalında şimdiye kadar yaşamadığını, sadece başka insanların huzurlu olması için kendi huzurunu yok ettiğini anlamıştı. Buraya geldiğinde gerçekten yaşadığını anlamıştı ve şu an yaşamaya devam ediyordu. Gerçekten yaşayamadığı zamanların hıncını almak istercesine, vakit bulduğu her an evden çıkıyor ve dondurucu soğuğa aldırmadan etrafta dolaşarak, doğanın ona sunduklarının keyfini çıkarıyordu. Bir hobi edinmeyi de buraya yerleştikten sonra alışkanlık haline getirmişti.
Bu tamamen kendiliğinden olmuştu. Kafasını dağıtmak ve vakit geçirmek için dışarıda oyalandıkça, bir süre sonra bu yaptıklarının artık hayatının bir parası olduğunu, ona paradan daha önemli olan şeyleri, huzur ve rahatlama verdiğini fark etmişti. Buna hobi dendiğini anladığından da artık hobisinin doğa ile uğraşmak olduğunu anlamıştı. Bu onun hobisiydi, doğa ile uğraşmak... Tabi birileri bu huzurunu bozmaya çalışmazsa. Burası yaşadığı sorunları unutmasına yardımcı olmuyordu ama en azından eskisi kadar sorun yaşamıyordu. Alevler içinde diri diri yanan bedenleri ve profesörün yerde kıvranışını nadiren görüyor, acı içinde inlemeleri ve yanık et kokusunu nadiren duyuyordu. En önemlisi de tüm bunları artık uyanıkken görmüyordu. Bazen uykusunda kâbus olarak görüyordu o kadar. Anlaşılan bu küçük serseri bütün gün burada, onlarla beraber kalacaktı. Eğer gece de kalırsa ona asla yatağını vermeyecekti. Bir köşeye yer yatağı serecek, orada uyumasını söyleyecekti.

Yorumlar
Yorum Gönder