Aden'in Rüyası (Bölüm 20)


Gizlice karşıdaki eve bakmış, Aden’in pencerede durup onları seyrettiğini görmüştü. Ama bunu ne Aden’e ne de Melisa’ya belli etmemişti. Acaba Melisa’yı tanımış mıydı? Onun buraya geldiğini görünce ne hissetmişti? korkup tedirgin mi olmuştu yoksa umursamamış mıydı? Polisler evlerini biliyordu, buna rağmen serbest kaldıktan sonra kaçmak yerine evine geri dönüştü. Suçlu insanların gösterdiği belirtileri göstermemişti. Melisa’nın dediği gibi, tüm işaretler onu göstermesine rağmen gayet rahat davranıyordu. Belki de her şey tamamen bir tesadüften ibaretti. Belki de bu kez annesinin dediğinin aksine bu suçu hiç işlememişti. Belki de yanlış zamanda yanlış yerlerdeydi. Eğer böyleyse o kız için üzülmeye başlayabilirdi. Melisa akşam yemeği hazırlarken, Önder’de sönmek üzere olan sobaya birkaç odun attı. O sırada yemek masasında oturmuş Türk kahvesini yudumlayan Hakan amca, öfkeli bir şekilde elindeki gazetede yazan haberlerden bahsetmeye başladı.
“Döviz yine düşmüş, hele altının haline bak! Ne zaman arabayı değiştirmeye niyetlensem hep zarara giriyorum.”
Okan karşılık verdi.
“Ben sana bozdur dediğimde bozdursaydın böyle olmazdı.”
“Sen bozdur dedikten iki gün sonra yine düşmüştü, sen de bu işlerden anlamıyorsun, benim kafamı karıştırma.”
“Sen çok anlıyorsun baba. Elimizdeki dövizler de altınlar da eriyip gidecek.”
“Altın erimez. İlla ki bir gün değerlenecek.”
“Altımızdaki arabanın iyice külüstüre dönmesini bekliyor her halde.” dedi Okan, alaycı bir tavırla.
Önder sobadaki alevleri yeniden canlandırdıktan sonra, ellerini silkeleyip Hakan amcanın yanına oturdu. Hakan amca bu kez gözlerini kocaman açarak, kendi kendine bir şeyler mırıldandı.
“Allah’ım, sen büyüksün! bu insanlara ne oldu böyle? Allah hidayet versin.”
Önder merakla ona yaklaştı ve gazetede ne okuduğuna bakmak için başını uzattı.
“Ne olmuş?”
“Üniversite öğrencisi olan bir çocuğu öldürmüşler. Sonra da cesedini parçalayıp farklı yerlere dağıtmışlar. Bu insanlara ne oluyor böyle?”
Okan bunu duyunca hızla oturduğu yerden kalkıp onlara yaklaştı ve gazeteye bakmaya çalıştı. O sırada Önder gazeteyi Hakan amcanın elinden çekip aldı ve katlayarak ayağa kalktı.
“Boş verin, böyle kötü şeylerle kafanızı doldurmayın.”
Bunu söylerken gazetede bahsedilen bu cinayetin baş şüphelisinin, evlerine sadece birkaç metre mesafede olduğunu söylemiyordu. Gazetede Aden’in resmi yoktu ama belki ismi yazıyor olabilirdi. Bunu bilseydiler neler olurdu, tahmin bile edemiyordu.
O sırada Melisa’nın mutfak kapınsın önünde durmuş, onlara baktığını gördü.
“Versene şu gazeteyi! sanki her şey çok güzel de kötü şeylerle kafamızı doldurmayacakmışız.” diye söylendi Okan, Önder’in arkasından yaklaşarak. Melisa araya girdi.
“Boş ver dayı, bunları duymak istemeyeceğine eminim.”
“Ne biliyorsun? sen haberi görmedin bile. Önder, ver şunu bana.”
“Dava ile biz ilgileniyoruz.” dedi Melisa.
Önder ona susması için kaş göz işareti yaptı ama Melisa zaten nerede durması gerektiğini biliyordu. Hakan amca ile Okan şaşkınlıkla Melisa’ya baktılar. Biri torununun, diğeri ise yeğeninin böyle vahşi olaylarla ilgilendiğini bilmiyorlardı anlaşılan. Okan üzerindeki şoku atar atmaz merakla soru.
“Ne olmuş, anlatsana! bunu kimin yaptığı belli mi?”
“Üzgünüm bunları size anlatamam. Bu konuyu kapatın, sofrayı hazırlayacağım.”
Melisa onların tüm ısrarlarına rağmen olayla ilgili tek bir detay bile anlatmamdı. Akşam yemeklerini yedikten sonra Melisa çay yaptı ve Önder ile beraber çaylarını alıp dışarı, kapının önüne çıktılar. Kapının üzerindeki lambayı açtılar. Önder oturup biraz keyif yapmak için kapının yanında bulunan bankın üzerindeki karları temizleyip, bir bezle kuruladı. Sonra banka oturup bir sigara yaktı ve Melisa’nın tuttuğu çayını alıp, küçük bir yudum aldı. Onların bu havada keyif yapmak için dışarıda oturduklarını görenler deli sanırdı. Melisa ya Önder ile gizli bir şey konuşacağı zaman ya da yalnız kalmaması için ona eşlik edeceği zaman bunu yapıyordu. Önder’in ise bunu yapmasının nedeni gayet açıktı.
Buranın yazını da kışını da gecesini de gündüzünü de seviyordu.
Gündüzleri güneşin etrafa yaydığı ısıyı ve parlak ışığını, geceleri ise ayın bu zifiri karanlık araziyi loş ve doğal bir şekilde aydınlatmasını seviyordu. Son derece kasvetli ama bir o kadar da büyüleyiciydi. Buna derin sessizlikte eklenince, hava aydınlanana kadar burada öylece oturmak istiyordu. Bunu yazın hafta sonları birkaç kere yapmıştı ama bu aylarda yaparsa kesin donarak ölürdü. Önder tam keyif moduna geçeceği sırada, Melisa yine keyfini bozmayı başardı.
“Aslında yapacağın şey çok basit.” dedi, karşıdaki eve bakarak. Önder’de onun baktığı yöne döndü. Evin yalnızca bir penceresinden ışık görünüyordu. Muhtemelen oturma odası olmalıydı. Çünkü Aden’in onları seyrettiği pencerede ışık görünmüyordu. Orası da çocukların kaldığı oda olmalıydı.
“Neymiş?” diye sordu Önder, umursamaz bir tavırla. Melisa böyle konuşmaya başladığında, Önder artık ne isteyeceğini biliyordu. Bu yüzden cevapları her zaman hazırdı.
“Sadece o kıza yakınlaş.”
“Ne?” diye sordu Önder, ona dönerek. “Bir kıza yakınlaşmamı mı istiyorsun?”
Melisa başını yana eğip gözlerini devirdi.
“Aklın hemen başka yerlere gitmesin, o anlamda demedim. Ona arkadaş olarak yakınlaş, muhabbet et, dertleş, güvenini kazan. Devamı kendiliğinden gelecektir.”
“Devamında ne gelecek? ne yapmamı istiyorsun, anlamadım.”
“Anlamamazlıktan gelme Önder. O kızda bir şeyler olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun.”
“Sen davadan bahsediyorsun, anladım. Neden hala ısrar ediyorsun, bunu kaç defa konuştuk...”
“Çünkü bizim yapamadığımız şeyleri yapabilirsin, böylece dava daha hızlı sonuçlanır. Hatırlamıyor musun, böyle yaptığın zamanlarda kimsenin yapamadıklarını sen yapıyordun ve her şey daha hızlı oluyordu.”
“Evet, hatırlıyorum. Ama sen de şunu hatırla. Tüm bunları yaptığım için emniyette sizinle çalışmak yerine bir kantinde hizmetçilik yapıyorum. Ne dediğinin farkında mısın sen?” diye sordu Önder, öfkeli bir şekilde. Melisa başını öne eğip derin bir iç çekti, mahcup olduğu her halinden belliydi. Ama bu mahcubiyet çok kısa sürdü ve onu ikna etmek için çabalamaya devam etti.
“Emniyette bizimle beraber olmak yerine bir kantinde çalışıyorsun, bu yüzden gözlerden uzaksın, dikkat çekmiyorsun, kimse senden şüphelenip seni takip etmeye kalkışmaz. Hem düşünsene, bu olay çözüldüğünde bir vatandaş olarak kahraman ilan edilirsin.”
Önder bilinçsizce kahkaha attı. İçten gelen bir kahkahaydı, Melisa’nın bu söylediği gerçekten komikti. Bir vatandaş olarak kahraman ilan edilmek. Defalarca kanunları çiğnemiş, bu yüzden hem karısını hem İstanbul’daki görevini hem de sonunda mesleğini kaybetmiş ama hala akıllanmadan her şeye burnunu sokan, her şeyini kaybetmeyi hak eden, kısacası kendisi kaşınan bir kahraman. Bu kulağa çok komik ve küçümseyici geliyordu. Böyle sorumsuz, bencil ve kural tanımaz bir kahramanı kim ciddiye alırdı ki? Önder böyle birini görseydi ciddiye almazdı, ama Melisa sadece işine gelenleri hatırladığı gelmeyenleri unuttuğu için bunu düşünememişti. Bazıları Önder’i ciddiye alabilirdi ama geçmişini bilen değil.
“Bazen beni güldürüyorsun, kahraman ha... Sen kafayı bozdun herhalde, kendinde değilsin. Çayını iç de seni eve bırakayım, biraz dinlen.”
Önder oturduğu yerden kalkarken Melisa onu kolundan yakaladı.
“Bence bir düşün Önder. Hep aynı cevabı veriyorsun, hiç...”
“Yeter Melisa, git kendi işine bak! kimse bana istemediğim bir şey zorla yaptıramaz.” diye bağırdı Önder, onun sözünü keserek. O sırada kapının önünde Okan belirdi. Önder onu görünce şaşkınlıkla donup kaldı. Melisa’da dayısını fark edince hızla ayağa kalktı. Önder onun ne zamandır orada olduğunu, konuşmalarının ne kadarını duyduğunu merak ediyordu.
“Sen neden geldin?” diye sordu Önder. Şaşırmıştı çünkü Okan keyif yapmak veya sigara içmek için bu havada hayatta dışarıda oturmazdı, onun canı tatlıydı. Onları dinlemek için gelmişti, buna emindi. Okan’ın yüzündeki soğuk ifade bunu doğrular niteliğindeydi.
“Bunu Aden mi yapmış?” diye sordu, buz gibi bir sesle.
Önder, Melisa’ya kaçamak bir bakış attıktan sonra tekrar Okan’a döndü.
“Bunu da nereden çıkardın? etrafta bir sürü kız var, biz başkasından bahsediyoruz.” diye geveledi ama Okan anlayacağını anlamıştı.
“Evlerine defalarca polis geldi, o kızı ters kelepçeyle evinden alıp götürdüler. Demek bu yüzden... Demek o çocuğu Aden öldürdü... Peki neden hala dışarıda, neden tutuklanmadı?” diye sordu, aynı soğuk tavırla.
Melisa elindeki çay bardağını bankın üzerine bırakıp Okan’a yaklaştı.
“Düşündüğün gibi değil dayıcığım, hadi içeri gir.” dedi ve Okan’ın koluna girip onu içeri doğru çekiştirdi. Okan içeri doğru sürüklenirken, gözleri karşıdaki eve ok gibi saplanmıştı.Gözlerini oradan bir an olsun ayırmıyordu. Melisa dayısını içeri soktuktan sonra elinde çantasıyla tekrar dışarı çıktı.
“Hadi, beni eve götür.” dedi ve Önder’in yüzüne bile bakmadan arabaya doğru ilerledi. Önder’de elinde tuttuğu buz gibi çayını bankın üzerine bırakıp, Melisa’nın peşinden gidip arabaya bindi.
Motoru çalıştırırken aynı anda söyleniyordu.
“Yaptığını beğendin mi? Öğrenmesi iyi mi oldu?”
“Ben nereden bileyim, bilerek mi yaptım?” diye çıkıştı Melisa. O da Önder gibi sıkıntılıydı. Dayısının bunu öğrenmesinin hiç iyi olmadığını, bundan sonrasının daha kötü olacağını çok iyi biliyordu. Aracın farları açıldığında, Önder dikiz aynasından, aracın arkasında kalan evlerine baktı. Okan pencereye çıkmış, hala karşıdaki eve bakıyordu. Önder onun kafayı yememesini diledi. Sonuçta vahşi bir katil olabilecek biriyle karşılıklı evlerde oturuyorlardı. Önder gaza bastı ve oradan uzaklaştı. Yol boyunca Melisa ile bu konu hakkında tartıştılar. Onu evine bıraktıktan sonra zaman kaybetmeden eve döndü. Yarın sabah işe gidecekti, saatte epey geç olmuştu. İşlerini bir an önce halledip yatağına girmesi gerekiyordu. Köy yoluna girdiğinde yavaşladı. Bu yollarda zifiri karanlıkta, yalnızca aracın farlarıyla ilerlemek herkesin harcı değildi. Usta şoförler bile karanlıkta, karlı havalarda bu kaygan yola girmeye cesaret edemezdi. Önder burada ilk kışını geçiriyordu, daha önce hiçbir tecrübesi yoktu ama bundan daha korkun şeyler yaşadığından, bünyesi korkuya karşı bağışıklık kazanmıştı. Bu yollarda araba sürmekten korkmuyordu. Bir keresinde son bahar aylarında aracın motoru arızalanmış, yine zifiri karanlıkta hem de tek başına yolda kalmıştı. Yolun bir kısmına kadar bir taraf ormanlık alan, diğer taraf uçurumdu. Geri kalan kısmında ise her iki taraf ormanlık alan vardı. Önder iki tarafı da ormanlık alan olan tarafta, yani hem köye hem de şehre en uzak olan kısımda mahsur kalmıştı. Dağlarda yaşayan ve aç olan kurtlar etrafını sarmaya başlamış, o da kendisini arabaya kilitlemişti. Kurtlar ona ulaşacak herhangi bir yol bulamayacaklarını anladıklarında dağılmışlardı. Tabi bu neredeyse on saat sürmüştü. Kurtlar hava aydınlanmaya başlayınca dağılmıştı ve Önder’i o çaresiz durumdan, sabah erkenden işlerini halletmek için şehre giden bir köylü kurtarmıştı. Önder o zaman kurtlara yem olmaktan korkmuştu ama bunu atlatması çok kolay olmuştu. Aynı şeyi şimdi yaşasa belki hiç korku hissetmezdi. Köye vardığında eve doğru ilerledi. Hem onların hem de Aden’in evinin ışıkları kapalıydı, herkes yatmıştı. Aracı kapının önünde durdurup motoru kapattı ve aşağı indi. Gökyüzü açık, hava berraktı. Dondurucu soğuk devam etse de meteoroloji kar yağışlarının sona erdiğini, birkaç gün içinde sağanak yağmurun başlayacağını söylüyordu. Karlar eriyecek, yavaş yavaş bahar gelecekti. Ama bunca karın erimesi ve havaların ısınması epey uzun sürecekti. Önder ahıra doğru ilerledi ve kapının üzerindeki asma kilidi kilitledi. Eve doğru ilerlerken gözüne bir şey takıldı, belki de göz yanılmasıydı, tam olarak anlayamadı. Karşıdaki eve döndü ve dikkat kesildi. Evin önünde bir silüet vardı ve hızla evin arkasına doğru ilerliyordu. Bir an dejavu yaşadı, bunu daha önce de görmüştü. Bu anı daha önce de yaşamıştı. Demek o zaman gördüğü şey halüsinasyon değildi. Şu an gördüğü şey kadar gerçekti. Aden evine birinin girdiğini söylemişti, yanılmamıştı. Önder’de şu an gördüğü şeyi görmüştü, yanıldığını sanmıştı ama şimdi yanılmadığını anladı. Orada biri vardı. Belki de Aden’in evine giren kişiydi. O tarafa doğru bir adım attı, sonra durdu. Oraya gidip o kişiyi yakalamalı mıydı yoksa arkasını dönüp evine mi girmeliydi? Sonuçta onlara zarar vermiyordu, derdi neyse Aden ile olmalıydı. Bu da Önder’i ilgilendirmiyordu. İkinci seçenek ona daha mantıklı geldi. Eve girmek için ağır ağır arkasını döndü. Ama başı hala o yöne dönük ve sabitti. Başını da çevirmek üzereyken tekrar durakladı. Silüet tekrar evin ön tarafına geçti. Kısa bir an orada durduktan sonra, Önder’in bulunduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı. Önder onun kendisine doğru geldiğini görünce durdu ve bekledi. Her kim ise belki ona zarar verebilir, ona da musallat olabilirdi ama Önder bundan korkmuyordu. Asıl korkması gerek kişi oydu. Başkasının evinin etrafında dolanıyor, hanesine tecavüz ediyordu. Bunun ne kadar ağır bir suç olduğunu bilmiyordu anlaşılan. Bir şey yapmaya kalkışırsa ona haddini bildirir ve jandarmayı arardı. Önder şimdiden kendisini ondan nasıl koruyacağını düşünmeye başlamıştı. O bunları düşünürken, silüet hızlı adımlarla ona yaklaşmaya devam ediyordu. Önder onun Yüzünü net olarak gördüğünde, kaşlarını çattı ve merakla sordu.
“Okan... Bu saatte dışarıda ne işin var?”
Okan belirsizce elini savurup cevapladı.
“Kümesteki tavuklardan biri kaçmış, onu arıyordum. Ama bulamadım. Neyse... Gel içeri girelim, hava buz gibi.” Önder gözleriyle onu takip ederek sordu.
“Arayalım o zaman, dışarıda telef olur.”
“Boş ver... Dışarıda kalsın da dersini alsın, ölmezse geri gelie. Hadi gir, evi soğutma.” dedi Okan, kapının önünde durarak. O içeri girdiğinde, Önder tekrar karşıdaki eve baktı. Dudağını büktü ve düşünceli bir şekilde eve girip, kapıyı kapattı. Üzerini değiştirmeden önce kümesi kilitlemek için mutfağa ilerledi ve kümese açılan kapıyı açtı. İçeri girip tavukların bahçesine açılan küçük tahta kapıyı kilitledi. Tekrar mutfağa girmek üzereyken durakladı. Hangi tavuğun kaçtığını merak ediyordu. Kapıyı kilitlerken mutfaktan gelen ışık yetiyordu ama tavukları saymasına yeter ki değildi. Kümesin ışığını açıp tek tek saymaya başladı. Tavuklar bağırıp etrafta uçuşmaya başladı, Önder zorlansa da etrafında uçuşan tavuk ve horozları tek tek saymayı başardı. Üç horoz, yirmi altı tane tavuk vardı. Kaşlarını çattı. Hepsini tekrar saydı ama hiç eksik yoktu. Okan bunu söylediğinde Önder biraz şaşırmıştı. Tavuklar özgür oldukları zaman bile evden hiç kaçmamışlardı. Şimdi ise kaçamayacakları yükseklikte çitlerle çevrili bahçeleri vardı. Biri onları dışarı çıkarmadığı sürece kaçmaları imkânsızdı. Önder kümeste eksik olmadığı için rahatladı. Mutfağa girip hem kapıyı hem de kümesi ışığını kapattı. Sonra üzerini değiştirip yatağına girdi. Okan çoktan yatmıştı ama nefes alıp verişinden, uyumadığı anlaşılıyordu.
“Tavukları saydım, hiç eksik yok.” dedi Önder, fısıldayarak. Hakan amcanın uykusunu bölmemek için kısık sesle konuşuyordu. Okan yattığı yerde kımıldandı ve başını çevirip ona döndü.
“Öyle mi? İyi bari, demek ben yanlış gördüm.”
“Yanlış mı? Hangi hayvanı tavuğa benzetebilirsin ki?”
“Her neyse... O kadar da önemli değil, iyi geceler.” Diyerek geçiştirdi Okan ve yorganının altına gömülüp, arkasını döndü. Önder bir süre yatağında oturur vaziyette durup ona baktı. Şimdi onun bir şeyler karıştırdığını düşünmeye başlamıştı. Gecenin bir vakti kayıp olmayan bir tavuğu aramak için konuşmadığı komşusunun, üstelik bir cinayet şüphelisinin evinin etrafında dolanıyordu. Bunu daha önce de yapmış mıydı? O gün gördüğü, hatta Aden’in evinin içine kadar giren kişi o muydu? Bunu Aden’in cinayet şüphelisi olduğunu öğrendikten sonra ilk kez mi yapmıştı? Yoksa buraya geldikleri günden itibaren defalarca tekrarlamış mıydı? Tüm bu sorular kafasını kurcalarken, ışığı kapatıp yatağına yattı ve yorganın altına girip ısınmaya çalıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aden'in Rüyası (Bölüm 49)

Aden'in Rüyası (Bölüm 52)

Aden'in Rüyası (Bölüm 47)