Aden'in Rüyası (Bölüm 24)
Öfkeden çılgına dönmüştü. Orada Aden’in suratına tokadı yapıştırmamak için kendisini zor tutmuştu. Yolun tehlikesine aldırmadan gaza yüklenmiş, olabildiğince hızlı ilerliyordu. Öfkeden dişlerini ve yumruğunu sıkıyor, burnundan soluyordu. Araç kaygan ve engebeli yolda sarsılıyordu, bu da onun midesini bulandırıyordu ama umursamıyordu. Gözleri dolmuştu. Ağlamamak için kendisini tutmaya çalışmıştı ama bunu daha fazla başaramamıştı. Suratı ve genzi yanmaya, başı ağrımaya başladığında kendisini daha fazla tutamamış ve hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Bu onu biraz olsun rahatlatmıştı ama öfkesi hala tazeydi. Okan’ın çalıştığı fabrikanın önüne geldiğinde aracı aniden durdurdu ve telefonunu çıkarıp Melisa’yı aradı, telefon iki kere çalmanın ardından hemen açıldı.
“Alo, Önder... Nasılsın?” diye sordu Melisa.
“Neredesin, seni almaya geleceğim.”
“Emniyetteyim, birazdan çıkacağım. Bir şey mi oldu? Sesin kötü geliyor.”
Önder sesindeki öfkeyi ve çaresizliği gizlemeye çalışmıştı ama bunu başaramamıştı. Melisa bunu hemen anlamıştı.
“Binanın önünde bekle, on dakikaya orada olurum.” dedi Önder, emreden bir tavırla ve telefonu melisanın yüzüne kapattı. Biraz sonra Okan aracın ön yolcu koltuğuna oturdu. Bir süre durup meraklı gözlerle ona baktı. Önder onu umursamadan gaza bastı ve emniyet binasına doğru ilerledi. Okan onunla konuşmaya çekinmişti anlaşılan, çünkü gözleri ateş püskürüyordu ama daha fazla dayanamadı.
“Neyin var, ne oldu?” diye sordu.
Önder onu duymazdan geldi. Başını çevirip dudağını ısırdı. Gaza yüklenerek hızını artırdı ve ilerlemeye devam etti. Okan sorusunu yineledi.
“Ne oldu söylesene! babama mı bir şey oldu?”
“Hayır, o gayet iyi.” dedi Önder, kısık sesle.
Okan onu bu halde görünce aklına direk babası gelmişti, çünkü o yaşlı bir adamdı. Ona her an her şey olabilirdi. Okan bunu duyunca rahatladı ve onu rahat bırakmak için daha fazla üstelemedi. Emniyetin önüne geldiklerinde Melisa sağ arka kapıyı açıp hızla arabaya bindi. Önder’in sözüne güvenerek binanın dışına çıkmış ve tam yirmi dakika boyunca dondurucu soğukta onu beklemişti. Bu yüzden biraz sitem etti ama Önder’in durumunun kötü olduğunu görünce, bu konuyu daha fazla uzatmadı.
“Beni neden çağırdın? Yarın sabah erkenden mesaim var, dinlenmem gerek.” dedi Melisa, bıkkın bir şekilde.
Önder oturduğu yerde arkasını dönerek Melisa’ya baktı.
“Seni evine bırakacağım ama önce söylemem gereken şeyler var.”
Melisa kaşlarını çattı ve gözlerini kıstı. Konunun ne olduğunu bilmediği için tedirgin olmuş gibi görüyordu.
“Neymiş?” diye sordu, ellerini ovuşturarak. Hala üşüyordu ve ısınmaya çalışıyordu, ama bu arabanın içinde ısınamayacağını o da biliyordu.
“Aden ile ilgili elimden geleni yapacağım. Ama bana soruşturmayla ilgili bir şeyler vermen gerek.”
Melisa bunu duyunca bir anlık şaşkınlık yaşadı. Ağzı bir karış açık kalmıştı. Bir süre o şekilde durup, Önder’in ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Sonra sordu.
“Neden fikrini değiştirdin?”
“Senin dediğin gibi, kendime hakim olmadım. Bir çeşit dürtü diyelim.” diyerek, açıklama yaptı ama ses tonundaki ve gözlerindeki öfke hala hissedilebiliyordu.
“Sen iyi görünmüyorsun Önder. Ne olduğunu bana açıkça söylemen gerek, neden fikrini değiştirdin? bunu neden yapmak istiyorsun?”
“Senin derdin ne? bana günlerce bunun için yalvaran sendin. Şimdi derdimin ne olduğunu soruyorsun.” diye çıkıştı Önder. Okan hiç araya girmeden onları dinliyordu. “Sana şunu söyleyeyim... Bu kız kafadan hasta, beni anladın mı? bu cinayeti işlemiş olabilir.” diye ekledi.
Melisa bunu duyunca daha da meraklandı. Gözlerini kocaman açarak öne doğru eğildi ve Önder’e iyice yaklaştı.
“Bunu neye dayanarak söylüyorsun?” diye sordu şaşkınlıkla. Önder’in bu konuşması artık ilgisini çekmeye başlamıştı.
“Bunu bana bizzat annesi söyledi. Kızının hasta olduğunu söyledi. Bu cinayeti işleyip işlemediğine emin değil. Hatta dün gece kendisine zarar vermiş. Onları hastaneye ben götürdüm. Onunla konuştum, bana saçma sapan şeyler anlattı. Ha bir de...”
Okan araya girdi.
“Evet, onları benim arabamla götürdü.”
Onun araya girmesi konuyu dağıtmıştı. Önder, Aden’in rüya defterinden bahsedecekti ama şimdi bunu söyleyip söylemek konusunda kararsızdı. Bunu söylerse eğer Aden göz altına alınır, evi incelenir, defteri bulunur ve sonra somut bir kanıt olmadığı için aynı gün içinde serbest kalırdı. Annesi sağ olsun, savcıyı bile ikna etmeyi başarmıştı. Kaldı ki bir defter için onu kim göz altında tutabilirdi ki? Ama onu uzaktan izler, suçlarını işlemeye devam etmesine fırsat verirse, bir hatasını yakalayabilir ya da suç üstü yapabilirdi. Ama şu an elinde hiçbir şey yoktu.
“Bir dakika dayı...” diyerek, onu susturdu Melisa ve tekrar Önder’e döndü. “Bir de ne?”
“Unuttum, her ne ise... Sana söylüyorum, bana dava ile ilgili bir şeyler getir, bende sana yardım edeyim. O kızı içeri tıkın.”
Melisa bir süre sessiz kalarak Önder’i seyretti. Onun ne yapmaya çalıştığını, niyetinin ne olduğunu merak ediyordu anlaşılan.
“Yanlış anlama Önder ama bunu sormak zorundayım.” dedi, çekinerek. Önder cevap vermeden sorusunu bekledi. “Burada kişisel bir mesele seziyorum, böyle bir şey yok, öyle değil mi?”
Önder öfkeyle elini savurdu.
“Benim küçük bir veletle ne gibi bir kişisel meselem olabilir söyler misin? onu tanımıyorum bile.”
“Evet.” dedi Melisa, başını öne arkaya sallayarak. “Tamam, sana istediklerini getireceğim. Bunu söylememe gerek yok ama yine de söyleyeyim... Bu yaptığım aramızda kalacak, kimse bilmeyecek. Yoksa işim biter!” Sonra dayısına döndü. “Duydun mu dayı?”
Okan ellerini iki yana açarak dudağını büktü.
“Elbette... Yeğenimin devletten bir şeyler çaldığını herkese söyleyip kendimi rezil edecek halim yok ya...”
“Yarın akşam beni almaya gel. Ama şimdi beni evime götür.” dedi Melisa. Bir yandan heyecanlanmış bir yandan da tedirgin olmuş bir hali vardı. Önder onu evine bıraktıktan sonra köye doğru ilerledi. Eve vardıklarında, karşı eve hiç bakmadı koşar adımlarla eve girdi. Akşam yemeğine geç kalmışlardı. Hakan amca sofrayı hazırlamış, onları bekliyordu. Önder yemeğine hiç dokunmamıştı ama onlarla beraber masada oturmuştu. Ona neyi olduğunu sorarak üstelememeleri için iyi görünmeye çalışıyordu ama bunu başaramıyordu. Aden’in söyledikleri ona çok ağır gelmişti. Hiçbir halt bilmeden boş boş konuşmuştu. Önder onun çenesini kırmayı çok isterdi. Ama bunun yerine onu daha faklı bir yola bitirecekti. Artık kararını vermişti. Bu cinayeti onun işlediğini kanıtlayacak ve onu içeri tıktıracaktı. Bu ona verilecek en büyük ceza olabilirdi. Tabi bir de annesin bahsettiği hastalık meselesi vardı. Eğer Aden psikolojik testlere girer ve gerçekten hasta olduğu ortaya çıkarsa, onu ailesinin istediği gibi bir akıl hastanesine kapatırlar, birkaç yıl içinde serbest bırakırlardı. Akşam oraya gittiğinde bu konu hakkında konuşuluyordu ve Aden buna çıldırmıştı. Bir akıl hastanesine kapatılmak istemiyordu. Bu bile ona büyük bir ceza olabilirdi, kısa süreli olsa da... Herkes yatağına girmişti ama Önder’in gözüne uyku girmiyordu. Aden’in sözleri kulaklarında çınlıyor, kafasının içinde dönüp duruyordu. Gözlerini kapattığında, gözlerinin önüne Melda’nın ölmeden önce katil tarafından çekilen son görüntüsü geldi. Elleri ve ayakları bağlıydı. Çıplak vücudu kanlar akan yaralarla kaplıydı. Yerde acı içinde inleyerek kıvranıyordu. Ölmenden önce büyük bir işkence çekmiş, eziyet görmüştü. O görüntüyü izledikten sonra hep, keşke onu direk öldürseydi diye geçiriyordu içinden. Nasıl olsa ölecekti. O işkenceleri görmesindense direk ölmesi daha iyi olurdu. Sonra ceza evinin tuvaletinde, kendisini öldürmek için elinde tuttuğu kırık ayna parçasını gördü. Hemen arkasından da onu intihar etmekten kurtaran, herkesin korktuğu koğuş ağasının suratını gördü. Sonra birden, profesörün alevler içindeki bedeni belirdi. Gözlerini aniden açtı. Tüm bu görüntüler hızlı bir şekilde, bir film şeridi gibi gözlerini önünden geçmişti. Sıkıntı ve stres yaşadığı zamanlarda bunları görüyordu. Gözlerini kapattığı her an bu görüntüler beliriyordu. Gözlerini sıkıca kapatarak bu görüntüleri kafasından atmaya, zihnini susturmaya çalışıyordu ama görüntüler bir türlü yok olmuyordu. Zihni onunla alay etmeye, onu korkutarak eğlenmeye alışmıştı artı. Bu onun hoşuna gidiyordu ama Önder’in hiç hoşuna gitmiyordu. Bu görüntüler kendiliğinden yok olmadığı sürece onlardan kurtulmak imkânsızdı.
Ancak zihni artık oyun oynamaktan sıkılır ve dinlenmek için bir köşeye çekilirse ancak o zaman rahatlayabiliyordu. Ama o zamana kadar da uykusuz kalıyordu. Şimdi de aynısı oluyordu. Zihni onunla oynamaktan sıkılıp bir köşeye çekilene kadar uyuyamayacaktı, beklemek zorundaydı. Duyduğu bir tıkırtıyla yerinden doğruldu. Başı çatlıyor, gözleri yanıyordu. Uyumak istiyordu ama şu an bu mümkün değildi. Aynı tıkırtıyı tekrar duydu, ses dışarıdan geliyordu. Bu yüzden umursamadı. Akşam yatmadan önce hem kümesi hem de ahırı kilitlemişti. Kilitlemese bile hayvanların dışarı çıkmaları çok zordu. Bu muhtemelen vahşi bir hayvan olmalıydı. Aç kalan bir kurt ya da tilki olabilirdi. Uykusu gelene kadar sigara içmek için mutfağa gitmek istedi. Okan’ı uyandırmamak için ışığı açmadı. Yatağından kalkıp el yordamıyla duvarı buldu ve tutunarak mutfağa doğru ilerledi. Işığı açıp masaya oturdu ve bir sigara yaktı. Sigarasını içerken dışarıdaki sesi çıkaran şeyi merak etmişti, aklına takılmıştı. Yerinden kalkıp ağzındaki sigarayla beraber, mutfağın ışığından faydalanarak oturma odasına doğru ilerledi. Evdekileri uyandırmamak için olabildiğince sessiz yürüyordu ama zemindeki parkelerin gıcırdamasına bir çözümü yoktu. Oturma odasına geldiğinde bir an durdu. Okan’ın yatağı boştu. Arkasını dönüp tuvalete baktı, ışık yanmıyordu. Hakan amcanın odası da zifiri karanlıktı. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Ve hangi ara gitmişti. Belki de gözlerini kapattığı ve peşini bırakmayan kâbuslarını gördüğü o birkaç saniye içinde, anlık olarak uykuya dalmıştı. Ona kısa gibi gelse de uzun süren bir uyuklama. O sırada gitmiş olmalıydı. Merakla pencereye doğru ilerledi, perdeyi aralayıp dışarı bakındı. Etraf ay ışığından yeteri kadar aydınlıktı, en azından etrafta birilerini olup olmadığını görecek kadar. Dışarıda kimse yoktu. Araba kapının önünde duruyordu, bir yere gitmemişti. Zaten işte fazlasıyla yorulduğundan, gecenin geç saatlerinde hiçbir yere gitmezdi. Özellikle evdekilere haber vermeden. Bu onun huyu değildi. Peki ama neredeydi? Burada telefon çekmediğinden onu arayamazdı. En iyisi nereye gittiyse geri dönmesini beklemekti. Perdeyi kapatmak üzereyken durakaldı. Karşıdaki evin kapısı açılmıştı. Oraya dikkat kesildi, kapıdan dışarı birinin çıktığını gördü. İçeriden çıkan kişi onların evine doğru geliyordu. Önder elindeki sigarayı pencerenin pervazına basıp söndürdü ve merakla beklemeye devam etti. Yüzünü göremiyordu ama bir erkek olduğu belliydi. Muhtemelen Aden’in babasıydı, kızının terbiyesizliği için Önder’den özür dilemeye ya da sorununu çözmek için yardım istemeye geliyordu. Adam eve iyice yaklaştığında, Önder’in tüm teorileri çöp oldu. Ama bununla beraber daha büyük bir sorun ortaya çıktı. Karşıdaki evden çıkıp buraya doğru gelen kişi Okan’dı. Evin hiçbir ışığı yanmıyordu, görünüşe göre evdeki herkes uyuyordu. Peki Okan’ın gecenin bu saatinde herkesin uyuduğu, üstelik konuşmadığı insanların evinde ne işi vardı? Önder perdeyi kapattı ve kapının tam karşısına geçip bekledi. Okan kapıyı açıp eve girdi, mutfağın açık olan ışığını fark etmiş olacak ki hızla başını kaldırdı, karşısında Önder’i görünce bir an irkildi. Bunu hiç beklemiyordu anlaşılan.
“Neredeydin?” diye sordu Önder, uyuşuk sesle.
“Karşı komşunun ampulü bozulmuş, yardım istedi, ona bakmaya gittim.”
Sesinde tedirginlik hissediliyordu. O yatağına doğru ilerlerken, Önder gözleriyle onu takip ediyordu.
“Kapının çaldığını duymadım.” dedi Önder.
“Dışarıdan seslendi. Uykuya tam dalmamıştım, o yüzden duydum.”
“Ben hiç uyumadım ama birinin seslendiğini de duymadım Okan.”
Okan yatağına uzanmak üzereyken durakladı ve gözlerini Önder’e dikti. Önder anlık olarak uykuya dalmış olabileceğini düşünüyordu, ama bunu ona söylemedi.
“Sen neden ayaktasın, uyuduğunu sanıyordum.” dedi Öfkeli bir ses tonuyla. Önder’e karşı gelerek konuyu değiştirmeye, üste çıkmaya çalışıyordu. Önder ona yaklaştı.
“Orada ne işin vardı? insanların evine bu şekilde giremezsin Okan!”
“Bak, düşündüğün gibi değil Önder.”
“Ne düşündüğümü nereden biliyorsun? sana sadece orada ne işin olduğunu sordum.”
“Sessiz ol, babam uyanacak.”
“Bunu kaç kere yaptın, ilk değildi öyle değil mi? o eve defalarca girdin.” dedi Önder, dişlerini sıkarak. Ama bu biraz saçmaydı. Çünkü o evin arka tarafına kaçan kişiyi ilk gördüğünde Okan burada, evin içindeydi. Bunu o yapmış olamazdı.
“Bak Önder, yanlış bir şey yapmadım. Sadece etrafta birilerinin dolaştığını duydum, sonra o eve girip çıktığını gördüm. İyi olup olmadıklarını görmek için eve gittim. Kapı açıktı, herkes uyuyordu. Bunu görünce geri çıktım, hepsi bu. Beni senden başka kimse görmedi, bunu birine söylemezsen kimse bir şey anlamaz.”
Önder bir süre durup, sorgulayan gözlerle ona baktı. Doğru söyleyip söylemediğine emin değildi, ama o eve birinin girdiğinden bahsediyordu. Madem şu an gereği söylüyordu, neden biraz önce yalan söylemişti? Okan o eve gizlice birilerinin girdiğinden habersizdi. Şu an yalan söylüyor olsaydı, bu kadar isabetli bir tesadüf olamazdı. Doğru söylüyor olabilirdi, o eve birilerinin girdiğini o da görmüştü. Gerçi bunu ona Aden de söylemiş olabilirdi.
“Ne gördüğüne emin misin? hava karanlık, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sordu Önder.
“Ne gördüğüme eminim çünkü daha önce de gördüm. Evin etrafında birileri dolaşıyordu, içeri girdiğini daha önce görmemiştim ama bu kez içeri girdi.”
“Gördüğün kişi kimdi?”
“Bilmiyorum, yüzünü hiç göremedim. Her gördüğümde hava karanlıktı. Ama gördüğüme eminim.”
Önder ağır adımlarla yatağına doğru ilerledi. Demek Aden ilk andan beri doğruyu söylüyordu. Önder’de ilk adan beri gerçek olanı görmüştü. Oraya girip çıkan, evin etrafında dolaşan ve o aileyle derdi olan birileri vardı ama kim?
“Neden öyle bakıyorsun, benden mi şüpheleniyorsun? Onlara ne yapabilirim ki?” diye sordu Okan, tedirgin bir şekilde.
“O kızın katil olmakla suçlandığını biliyorsun Okan.”
“Ne yani, katil diye onu rahatsız etmeye mi çalışıyorum? Ona zarar vermeye mi çalışıyorum, bunu mu demek istiyorsun?” diye söylenmeye ve kendisini savunmaya devam etti Okan. Onun bu tavırları şüpheliydi ama ortada hiçbir suç yoktu. Kimseye zarar vermemişti, kimseyi rahatsız etmemişti. En azından Önder böyle bir şey yaptığını görmemişti. Yine de bir ayrıntı vardı. Okan, Önder’in düşüncelerini okur gibi tüm bunları söylerken, aslında yaptığı şeyleri itiraf ediyor olabilirdi. Okan’ı bir kere daha gece vakti dışarıda, o evin etrafında yakalamıştı. O zaman Aden’in cinayet ile suçlandığından haberi yoktu. Bu söylediklerini gerçekten yapıyorsa, cinayetle bir alakası yoktu. Başka bir derdi vardı ama ne? Kafası allak bullak olmuştu, her şey karma karışıktı. Uzun zamandır aynı evde yaşadığı, ona yatacak yer ve yemek veren birinden şüphelendiği için utanç duyuyordu. En iyisi şimdi yatıp uyumaya çalışmak ve sakin kafayla düşünmekti.
“Eğer seni bir daha o evin etrafında görürsem o adama söylerim, haberin olsun.” diyerek, onu tehdit etti Önder. Sonra yatağına uzandı. Okan’da oturduğu yerde gözlerini ona dikmiş, öfkeyle burnundan soluyordu.
“Demek beni o insanlara değişiyorsun.”
“Ben haklı olanın tarafını tutuyorum Okan, mutfağın ışığını kapat.”

Yorumlar
Yorum Gönder