Aden'in Rüyası (Bölüm 28)
Saat sabahın beşiydi. Ahırı süpürüp hayvanların yattıkları yerleri temizliyordu. Buradaki işini bitirdikten sonra kümese de temizlik yapması gerekiyordu ama soğuk ellerini uyuşturmaya başlamıştı. Bu işi akşam bırakacaktı. Şimdi gidip kendisine bir kahve yapacak ve Okan’ı uyandıracaktı. Gece yağmur yağmış, karları yavaş yavaş eritmeye başlamıştı. Bu yüzden kapının önündeki karları temizlemekle uğraşmadı. Etraf çamura dönmüştü, bu da işini daha da zorlaştıracaktı. Kar temizleme işini yağmura bırakmak en doğrusuydu. Dün sabah Aden’i tekrar göz altına almışlardı. Annesiyle babası da onunla beraber gittiğinden, Bora bütün bir günü ve geceyi onların yanında geçirmişti. Buraya taşınalı neredeyse üç hafta olmuştu ama çocuk hala okula gitmiyordu. Eve doğru ilerlerken karşıdaki eve baktı. Karanlığa ve sessizliğe gömülmüştü. Poliseler yaklaşık iki saat orada arama yapmışlardı ama sonuçla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Arama yapılırken Önder işteydi ve dünden beri ne Fırat ile ne de Melisa ile konuşmuştu. Burada telefon çekmediğinden dolayı bir an önce şehre gitmek ve Fırat’ı aramak için sabırsızlanıyordu. Aden bu kadar uzun süre göz altında kaldığına göre önemli bir şeyler bulmuş olmalıydılar. Önder onlara, Aden’in rüya defterinden ve o gece hastanedeyken Mert’in ölümünü kendisinin planladığını anlattığından bahsetmemişti. Defterden ilk başta somut delil bulunamaz, bu yüzden serbest kalır ve daha temkinli davranır diye bahsetmemişti. Ama belki evde başka kanıtlar bulunabilirdi. Burada veya sitedeki evlerinde... Ama cinayet işlendiği sıralarda buraya çoktan taşınmışlardı bir şey varsa o evde olmalıydı. Ayrıca Mert’in ölümünü planladığını anlatmasının bir önemi yoktu. Tabi şimdilik. Aden’i bu cinayete bağlayan ufak bir kanıt olduktan sonra belki itiraf yerine geçebilirdi, ama bunu duyan tek kişi Önder’di. Bunu kullanabilecekleri herhangi bir kanıtta yoktu. Onu ses kaydına almamıştı ve bu öğrenilse bile Aden bunu sorgu sırasında inkâr ederdi. Bu hiçbir işe yaramazdı. Eve girip borayı uyandırmamak için sessiz bir şekilde Okan’ı uyandırmaya çalıştı, sonra kendisine bir sabah kahvesi hazırladı. O sırada tavukların yemlerini verdi ve kuluçkadaki tavukların altlarındaki birkaç yumurtayı topladı. Okan’da hazır olduğunda, beraber evden çıktılar. Yollar epey rahatlamış görünüyordu. Hatta karşı evin önünde sadece bir tane Jeep duruyordu. Bora’dan duyduğu kadarıyla Aden’in babası yine polis aracına binerek onlarla beraber gitmişti, annesi ise kendi aracını kullanmıştı. O küçük çocuğa üzülmeye başlamıştı. Henüz on beş yaşındaydı ama akranları gibi okula gidip evde ders çalışmak veya arkadaşlarıyla gezmek yerine, ablasının aptallıkları yüzünden bir oraya bir buraya sürüklenip duruyordu. Üstelik ablasının durumundan dolayı tüm ilgi onda olduğundan, Bora’ya ilgi gösteren kimse de yoktu. En azından Hakan amca onunla elinden geldiğince ilgileniyor, vakit geçiyordu. Bu bile onun için önemli bir şeydi. Çocuk oyun bağımlısıydı ve bir ergendi. En kötü zamanında tamamen yapa yalnız bırakılmıştı. Ayrıca içine kapanık ve saldırgan bir çocuktu. Önder onun için endişelenmeye başladı. Her ne kadar tanışmaları kötü olsa da çocuğun kötü yanını görse de sonuçta o bir çocuktu ve ilgiye ihtiyacı vardı. Okan’ı fabrikaya bıraktıktan sonra kampüse doğru sürdü. O sırada merakla Fırat’ı aradı. Telefon birkaç kere çaldı ama açılmadı. Bir kere daha ardı, bu kez üçüncü çalışta açıldı. Bir an telefona bile bakamayacak kadar yoğun olduğunu düşündü ama o uyuyordu. Uyuşuk sesle cevapladı.
“Ne istiyorsun, saatten haberin var mı?”
“Saat yedi buçuk.”
“Ne, kahretsin! uyuya kalmışım.” Bir süre sessizlik oldu, muhtemelen yataktan çıkıp hazırlanmaya başlamıştı. O sırada telefonu hoparlöre almış olmalıydı çünkü sesi bu kez yankılı ve boğuk geliyordu. “Ne oldu, günaydın öpücüğü için mi aradın?” diye sordu.
“Dün ne olsun diye soracaktım, bir şey buldunuz mu?”
“Anlaşıldı. Ben de beni merak ettiğini sanmıştım. Evi baştan sona kadar aradık ama arayacak pek bir şey yoktu. Eve misafir gibi yerleşmişler, neredeyse boştu diyebilirim.”
“Bir şey bulamadınız mı?” diye sordu Önder, ısrarla.
“Maalesef, hiçbir şey yoktu.” Önce küçük, sonra büyük bir şarıltı duyuldu. Muhtemelen tuvaletteydi ve işerken hala Önder ile konuşuyordu.
“Emin misin? Nasıl hiçbir şey olmaz?”
“Yok işte. Olmayan bir şeyi nasıl yaratayım?”
Önder’in aklına defter geldi.
“Eve girdiğinizde Aden’i hiç yalnız bıraktınız mı? Odasına falan girdi mi?”
“Hayır tabi ki, yaka paça alıp götürdük.”
Aklına, Aden’in bir anlık dalgınlıktan faydalanıp defterini yanına almış ya da gizli bir yere saklamış olma ihtimali geldi, ama bunu yapmaya fırsatı olmamıştı.
“Aden’in odasına baktınız mı? Yatağına, eşyalarına falan... Bir defter olması gerek.”
“Evet, defter vardı. Evde iki tane öğrenci var, odalarında bir sürü defter vardı. Son kez söylüyorum, bir şey çıkmadı. Ayrıca onu daha fazla gözaltında tutamayız, elimizde hiçbir şey yok. Muhtemelen birkaç saat sonra serbest kalacak.”
Önder heyecanlandı.
“Bekle bekle... Sitedeki evleri için arama izni aldınız mı?”
“Evet. Öğleden sonra oraya da gideceğiz ama şimdiden söylüyorum, boşuna umutlanma! Cinayet işlendiğinde köydeki evdeydiler, oradan bile bir şey çıkmadıysa siteden hiçbir şey çıkmaz.”
Fırat’ın sesi artık net geliyordu, hazırlanması bitmiş, telefonu kulağına dayamıştı. Önder defter hakkında bildiklerini en azından Fırat’a söylemeliydi, birinin bunu bilmesi iyi olurdu.
“Ben de sizinle gelebilir miyim? Hem sana söylemem gerek bir şey var. Aslında iki şey, telefonda olmaz.”
Sessizlik oldu. Evi aramaya gittiklerinde muhtemelen yanlarında başka polislerde olacaktı ve Önder’i tanıyacaklardı. Sonra onun orada ne aradığını soracaklar ve tüm bu kargaşanın sorumlusunun Önder olduğu ortaya çıkacaktı.
“Bakarız, söz veremiyorum ama söylemek istediğin şey için buluşuruz tabi.”
Önder’in aklına bir şey daha geldi. Okan’ı o eve girip çıkarken görmüştü. Ona sadece iyi olup olmadıklarına bakmak için oraya girdiğini söylemişti ama Önder onun orada ne yaptığını bilmiyordu.
“Son bir şey daha... Evden parmak izi aldınız mı?” diye sordu. Kampüse gelmişti, aracını park edip Fırat ile konuşmasını sürdürdü.
“Evet, birçok yerden parmak izi alındı ama bence bu gereksizdi.”
“Tüm aile üyelerinden de parmak izi alın, sonra karşılaştırma yapın. Bakalım eve yabacı biri girmiş mi?”
“Sen neyden bahsediyorsun, bunun konumuzla ne ilgisi var?” diye sordu Fırat, umursamaz bir tavırla.
“Sadece dediğimi yap.”
“Tamam Önder. Senden kurtulduğum için mutluydum, beni hayal kırıklığına uğrattın. Oradayken bile istediğini yaptırıyorsun.” Bunu tamamen alaycı bir tavırla söylemişti. Önder bunu bildiğinden dolayı onu ciddiye almadı.
“Öğlenden sonra bana haber ver.”
“Hoşça kal.”
Telefonu kapatıp binaya girdi ve kantine doğru ilerledi. Küçük odada hazırlanıp iş başına geçtiği sırada, masalardan birinde oturan Selim ile Tuğra’yı gördü. Demek serbest kalmışlardı. Birkaç sonra, Aden’de serbest kalacaktı. Bu iki genç belki baş şüpheli olmayabilirlerdi ama şüpheliydiler. Aden ise baş şüpheliydi ve buna rağmen polisler evinde hiçbir şey bulamamışlardı. Acaba yanlış yere mi bakıyorlardı? Hangi katil ailesiyle beraber yaşadığı eve cinayet ile ilgili kanıtlar saklardı ki? Belki de başka bir yere saklamıştı, belki de cinayeti o işlememişti. Ama Mert’in kaybının ardından bu üçlünün bir kafede buluşmaları dikkat çekiciydi. Hala yerine oturmayan bir sürü şey vardı. Ya yanlış kişiyle boşuna zaman kaybediyorlarsa ve gerçek katil gün geçtikçe daha da uzaklaşıyorsa? Aklı Aden’in defterine kalmıştı. Belki de onu çoktan yok etmişti, en güçlü ihtimal buydu. Polis evlerine girdiğinde onu saklamaya hiç fırsatı olmamıştı. O eve girip çıkan birileri olduğunu ve Okan’ı o evden çıkarken gördüğünü hatırladı. Belki de defteri Okan ya da başka her kim girdiyse o almıştı.
Hatta belki de Aden kendince planladığı bu cinayeti defterine detaylı olarak yazmıştı, evine giren kişi de defteri okumuş ve Aden’in suçlanması için Mert’i o öldürmüştü. Öyle olsa defter ortada olurdu. Ayrıca Aden’in bunu yapacak kadar azılı tek bir düşmanı vardı, o da parçalara ayrılmıştı. Bir de Faruk amcanın konuşmalarına şahit olduğu genç vardı. Bir çocuğu gasp etmek için Mert’i öldürdüğünü söyleyerek korkutmuştu. Önder, Fırat’a bundan hiç söz etmemişti. Aden’e o kadar odaklanmıştı ki onun suçlu çıkması, onun tutuklanması için ondan başka kimseyi görmüyordu. Etrafına hiç bakmıyordu. Bu yaptığının, Aden’in ona söylediği sözlerden dolayı intikam alma çabası olduğunu şimdi anlamaya başlıyordu. Bu olayı tamamen kişiselleştirmişti. Ondan intikam almak için yalnızca onunla ilgileniyordu. Kendisine, bu yaptığının kurallara aykırı olduğunu hatırlattı.
Kafası allak bullak olmuş bir şekilde tezgâhın önünde bekleyen gençlerin siparişlerini almaya başladı.
Faruk amca da biraz sonra gelmiş, iş başına geçmişti. Önder karşısındaki gençlerin siparişlerini verip ödemelerini aldıktan sonra, hemen arkalarından Selim ile Tuğra’nın yaklaştıklarını gördü. Bıkkın bir şekilde iç çekerek ellerini tezgâhın üzerine koydu ve durup, sipariş vermelerini bekledi. İki zibidi tezgâha yaklaşıp havalı tavırlarla Önder’e bakarak sırıtıyor, mekânın sahiplerinin kendilerinin olduğunu göstermek istercesine rahat tavırlar sergiliyorlardı.
“Bize iki tane sosisli, iki de enerji içeceği ver.” diye emretti Selim. Önder bir süre durup onları seyrettikten sonra, tek kelime etmeden arkasını dönüp siparişleri hazırlamaya başladı. O sırda ikisi de onu tahrik etmek için elinden geleni yapmaya başladılar. “Ben sana demedim mi yirmi dört saat geçmeden bırakacaklar diye... Polis de kimmiş? bize hiçbir halt yapamazlar!” dedi ekledi Selim. Tuğra ona karşılık verdi.
“Neymiş, Mert’ten alacağımız varmış da... Önder’in yakasına yapışmışız da... Aden’i darp etmişiz de... Ne olmuş yani? biz ne istersek onu yaparız, sonra da keyfimize bakarız.”
“Bir de gitmiş bizi polise ispiyonlamış.” dedi Selim ve ses tonunu küçük bir çocuğunki gibi çıkararak devam etti. “Polis abi... Bu adamlar beni dövmeye çalıştı, onları tutuklayın polis abi...”
Sonra ikisi birden kahkahalarla güldüler. Önder onları duymazdan gelmek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Sosislileri hazırlarken ekmekleri sıkıyor, dişlerini gıcırdatıyor, derin derin nefes alıp veriyordu. Onlara karşılık vermeyecekti. Kabul etse de etmese de onlar çocuktu. O ise kazık kadar adamdı, bu veletlerle kavga ederek kendisini küçük duruma düşüremezdi. Sonuçta kendisi rezil olacaktı. Sakin ve sabırlı olmaya çalışarak dolaba yöneldi ve iki tane enerji içeceği alıp, sosislilerle beraber tezgâhın üzerine bıraktı. Selim ekmeği alıp içindeki sosisi çıkardı ve iki parmağının arasında tutarak havada salladı. Aynı anda bağırarak söyleniyordu.
“Çükünle ölçerek mi kestin bu sosisi? Bu benim dişimin kavuğunu doldurmaz.” dedi ve önce ekmeği, sonra da ketçap ve mayoneze bulanmış sosisi Önder’in suratına fırlattı. Önder kendisini sakınmak için geriye çekildi ama üstü başı ketçap ve mayoneze bulandı. Burnundan soluyarak elinin tersiyle suratını silmeye çalışırken, Faruk hızla araya girdi.
“Ne yapıyorsunuz çocuklar? bu kadar rezillik yeter, sizi müdüre şikâyet edeceğim!” diye bağırdı aynı anda.
“Müdüre söyle aletimi yalasın.” diyerek karşılık verdi Tuğra, onunla aynı ses tonuyla. “Polis bile bize bir şey yapamadı, müdür kimmiş? Biz bu okula tonla para ödüyoruz, istediğimizi yaparız.”
Önder onların derdini daha iyi anlamıştı. Polisler onlarla ilgili bir kanıt bulamadığından serbest bırakmak zorunda kalmış, ama onlar, nasılsa bize bir şey olmuyor düşüncesiyle daha da azıtmışlardı. Önder onları nasıl korkutacağını biliyordu. Serseriler arkalarını dönüp gitmek üzereyken, Önder onlara seslendi.
“Ne yaptığınız biliyorum pislikler!”
Tuğra ve Selim durup ona döndüler. Selim olduğu yerde dururken, Tuğra ağır adımlarla ona doğru yaklaştı.
“Ne zırvalıyorsun sen? Ne yapmışız?” diye sordu, ateş püsküren gözlerle ona bakarak. Aslında bildiği bir şey yoktu. Sadece onları suçlu psikolojisine sokarak, bir şey yapmamış olsalar bile korkmalarını sağlamak istiyordu. İşe yarıyor gibi görünüyordu. Belki de gerçekten bir şey yapmamışlardı ama bu durumda kendilerinden şüphe etmeye başlayacaklardı.
“İkinizin de ne yaptığınızı biliyorum, arkanızı kollasanız iyi edersiniz.” dedi Önder ve tek kelime daha etmeden dönüp, arka taraftaki küçük odaya gitti. Onları kafalarında bir soru işaretiyle bırakmıştı. Görünüşe göre şimdilik işe yaramıştı, ama bu onarın üzerinde ne kadar etki bırakacaktı orasını bilmiyordu. Üstünü başını gelişi güzel temizledikten sonra Fırat’ı aradı ve öğleden sonrası için bir buluşma ayarladı. Fırat ona ÇAM sitesine gitmesini, kendisini de orada olacağını söyledi. Faruk’tan izin alarak kampüsten çıktı ve siteye doğru ilerledi. Siteye geldiğinde girişi o kadar kolay olmamıştı, güvenlik grevlisi onu içeri almayınca Fırat devreye girmişti. Daha sonra beraber olay yeri inceleme teknisyenlerinin inceleme yaptığı daireye çıktılar. Fırat içeri girdi ama Önder, teknisyenler işlerini bitirene kadar kapının önünde beklemek zorunda kaldı. Sonunda herkes gittiğinde, sadece Fırat ile Melisa ve daireyi tekrar mühürlemek için bekleyen iki tane üniformalı memur kaldı. Önder içeri girip koridor boyunca yürüdü.
Tam karşıda, yangında kül olan salonu gördü. Polis şeridinin önüne gelince durdu ve salona göz gezdirdi. Sağlam hiçbir şey kalmamıştı. Yanan eşyaların külleri bile oldukları yerde duruyordu Sağlam kalan yalnızca aksesuar olarak kullanılan birkaç cam biblo ve bir aynaydı. Onlar da kararmıştı.
Aileye temizlik ve bakım yapmaları için hala izin verilmemişti anlaşılan. Arkasını dönüp sağ tarafında kalan koridora girdi. Burası yatak odalarının bulunduğu koridordu.
Bir de banyo vardı. Bir diğer koridorda bir birçok kapı vardı ama önce yatak odalarına bakmak istedi. Açık duran kapılardan içeri göz atarak Aden’in odasını aradı ve buldu. İçeri girip gözleriyle etrafı taradı. Standart bir genç kız odasıydı. Beyaz badanalı duvarlar, tek kişilik geniş bir yatak, büyük bir gardırop ve onunla takım olduğu anlaşılan iki komodin, bir çalışma masası ve sandalye. Bir köşede, bej renkte bir puf minder vardı. Oda neredeyse aynı tonlarla döşenmişti. Her şey bej ve beyazdı, dairenin yüksekte olmasından dolayı oldukça ferah ve aydınlıktı. Ama oda hala dağınıktı. Yangın gece saatlerinde çıktığından, herkes kendisini can havliyle dışarı atmıştı. Daha sonra evlerine sadece eşya almak için gelmişlerdi. Bunu Melisa’dan öğrenmişti. Diğer odalar da aynı şekilde dağınıktı. Evdeki hiç kimse etrafı toplamakla uğraşmamıştı. Önder başını odanın kapısından dışarı uzattı ve sokak kapısının önünde durmuş, telefona gümülmüş olan Fırat’a selendi.
“Tutanaklar var mı?”
“Ne tutanağı?” diye sordu Fırat, başını telefondan kaldırmadan.
“Kundaklama olduğu anlaşıldıktan sonra ekipler tekrar inceleme için gelmediler mi?”
“Geldiler.”
Melisa, Fırat’ın ilgisizliğini fark edince Önder’e yaklaştı ve çantasından şeffaf bir poşet dosya çıkarıp ona uzattı.
“İşte...”
Önder dosyayı alıp, kağıtların içinden Aden’in odasına ait olan tutanağı buldu. Üç sayfalık bir tutanaktı. Dosyayı tekrar Melisa’ya uzatıp kağıtları incelemeye başladı.
“Bu inceleme tam olarak ne zaman yapıldı?” diye sordu Önder.
Melisa bir süre düşündükten sonra cevapladı.
“İtfaiye incelemesinde yangının kundaklama olduğu ortaya çıktıktan hemen sonra. Aile o sırada pansiyondaydı.”
“Eşyalarını toplamışlar mıydı?”
“Hayır. Daha sonra polis gözetiminde geldiler.”
Önder kâğıdı dikkatle inceledi. Ekipler odadaki kozmetik ürünlerinden okul defterlerine kadar her eşyayı detaylı olarak yazmıştı. Ama listede günlük defteri yoktu. Önder başını kaldırıp odaya dikkatle göz gezdirdi. Aynı anda konuşmaya baladı. O sırada gözüne bir şey takıldı. Pencereyle gardırobun arasında bulunan puf minderin üzerinde bir leke fark etti. Eğilip dikkatle lekeye baktı. Bir ayakkabı iziydi.
“Evde ayakkabıyla mı dolaşıyorlarmış?” diye tekrar sordu Önder. Melisa odaya girip ona doğru yaklaşarak cevapladı.
“Hayır, kapının yanında ev terlikleri duruyordu. Ayakkabılar da ayakkabılıktaydı.”
Melisa, Önder’e iyice yaklaşıp onun baktığı yere dikkat kesildi. Ne olduğunu tam olarak anlayamadığından sordu.
“Ne oldu, neye bakıyorsun?”
“Eve birileri girmiş olabilir.”
“Bu imkânsız. Daire mühürlüydü. Ayrıca güvenlik önlemleri çok sıkı.”
“Evet ama yangın sırasında dedektörler çalışmamış. Ayrıca yağmurlama sitemi de.”
“Ne demek istiyorsun?”
Önder doğruldu ve zemini dikkatle inceledi. Belli belirsiz başka ayak izleri de olduğunu fark etti. Ekipler olay yerlerinde her zaman galoşlarda dolaşırdı, bu izlerin onlara ait olmadığı kesindi. Ama dikkatlerini de çekmemişti.
“Listede eksik bir şey var. Bence eve biri girmiş, bana kalırsa yangını çıkaran kişi.” dedi Önder, düşünceli bir şekilde.
Melisa şaşkınlıkla ona baka kaldı. Biraz sonra Fırat da odaya girmişti.
“Ne yani, yangını başkası mı çıkardı?” diye sordu, şaşkınlıkla.
“Güvenlik görevlisiyle konuştunuz mu?”
“Hangi konuda?”
“Yangından sonra polis ve aile dışında eve birilerinin girip girmediği konusunda bir şey söyledi mi?”
Melisa araya girdi.
“Bina yirmi dört saat güvenlik kameralarıyla izleniyor Önder, hem öyle bir şey olsa...”
“O zaman kamera kayıtlarını izleyin.” diyerek, onun sözünü kesti Önder. Melisa ile Fırat, Önder’in bu ısrarından dolayı ciddi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başlamıştı.
“Tamam, izleriz. Ama önce izin almamız gerek.” dedi Fırat.
“Bu arada Tuğra ile Selim’den bir şey çıkmadı mı? çocuklar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar. Ayrıca göz altına alınıp geri bırakılmaları onlara epey özgüven aşılamış.”
“Hiçbir şey Çıkmadı. Para meselesi ne bilmiyorum ama Mert’in hesap hareketlerinde o çocuklarla yapılmış herhangi bir ödeme görünmüyor. Eğer gerçekten öyle bir şey varsa parayı elden vermiş olmalı.”
“Başka bir şey çıkmadı mı? bilgisayarda yani...”
“Hala inceleniyor. Banka da detaylı hesap hareketleri için çalışıyor. E-postaların kime ait olduğu da hala bilinmiyor.”
Önder ağır ağır başını salladı. Sonra aklına Faruk amcanın bahsettiği çocuk geldi, az kalsın unutuyordu.
“Faruk amcayla konuşsanız iyi olur. Okulda çocuklardan birini, başka bir çocuğu tehdit ederken Mert’i öldürdüğünü söylediğini duymuş. Ama dikkatli olun, adamı ifşa etmeyin. Çok korkuyor.”
Fırat merakla Önder’e yaklaştı.
“Bunu daha önce neden söylemedin? kimmiş bu çocuk?”
“Bilmiyorum, adını Faruk amcadan alırsınız ama o kadar önemli bir şey olduğunu sanmıyorum. Çocuk zibidinin teki, göz korkutmak için bu tür olayları kullanan serserilerden.”
“Tamam, hallederiz. Bu arada Tuğra ile Selim hala izleniyorlar, için rahat olsun. Şimdilik elimizde bir kanıt olmadığı için mecburen serbest bıraktık.” dedi Fırat ve odadan çıkıp kapıya doğru ilerledi. Önder’de onun peşinden gitmek üzereyken, Melisa onu durdurdu.
“Aden ile hiç konuştun mu?” diye sordu fısıldayarak.
Önder ondan biraz daha yüksek sesle cevap verdi. Fısıldamadan konuşmayı beceremiyordu, başka bir odadan bile sesi duyuluyordu. Bu yüzden onun normal bir tonda konuşması, fısıldamasından daha güvenliydi.
“Evet, konuştum. Birkaç gün önce uykusundayken kendisini yaralamış. Onu hastaneye götürdü. Bana Mert’in yanına geldiğini, onunla konuştuğunu falan söyledi. Saçmalığa bak.” Önder son sözlerini alaycı bir tavırla söylemişti, ama bu konu Melisa’nın ilgisini çekmişti. Merakla sordu.
“Nasıl yani, ölü birinin kendisiyle konuştuğunu mu söyledi?”
“Hatta yaralanmasına o sebep olmuş, ondan dayak yediğini sanıyor.”
“Başka bir şey söyledi mi?”
“Dediğine göre Mert ona, kendisini kimin öldürdüğünü söylemiş. Sen başaramadın ama o başardı falan, bu tür saçmalıklar.”
Melisa düşünceli bir şekilde bekledikten sonra soru sormaya devam etti.
“Bilgisayar şifresini hatırlıyor musun? Aden ve diğeri...”
“Evet.”
“Ya ortada bizim bilmediğimiz ve hiç görmediğimiz biri var ya da Aden bunların tamamını kafasından uyduruyor. Annesi hasta olduğunu söylemiş, kızının bu cinayeti işleyip işlemediğine emin değilmiş, bunları sen söyledin.”
Önder bir süre durdu. Melisa’ya daha önce anlatmadığı bazı şeyleri anlatmak istiyordu. Şimdi tam sırasıydı.
“Aslında bir şey daha var. Hatta iki şey...”
“Nedir?”
“Aden’in annesi bana bir şey anlattı. Yaklaşık bir sene önce olmuş. Sabah Aden’in yatağını kan içinde görmüş, yatakta ölü bir kedi varmış. Ama Aden bunu yaptığını hiç hatırlamıyormuş, hatta bugün bile yatağında bir kedi öldürüldüğünden haberi yokmuş. Gece dışarı çıkmış, o kediyi almış, yatağına götürmüş ve öldürülmüş.”
Melisa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Önder ona çok önemli bir bilgi vermişti ama bunu şimdi veriyordu, daha önceden söyleseydi belki Aden için bir şeyler yapabilirlerdi. Şu an bazı şeyler için geç olabilirdi.
“Benden başka ne saklıyorsun?” diye sordu Melisa, öfkeyle.
“Şey... Aslında bunu...” Önder söyleyip söylemek konusunda kararsızdı. Bunları, Aden boşuna göz altına alınır sonra serbest kalır ve anlattıkları hiçbir işe yaramaz düşüncesiyle saklamıştı. Ama artık bir önemi yoktu. Aden göz altındaydı ve birkaç saat içinde serbest kalacaktı. “Aden bana, Mert’in cinayetini planladığını itiraf etti.”
“Nasıl?” Melisa bu kez şaşkına dönmüştü. Önder ona her yeni bilgi verdiğinde Melisa biraz daha öfkeleniyordu, çünkü bunları onlardan saklamıştı.
“Hastanedeyken... Bana, onu bu şekilde öldürmeyi planladığını söyledi. Ama birileri ondan önce davranıp onun planladığı şekilde öldürmüş, o böyle düşünüyor.”
“Ve sen bunları biden sakladın!”
“Bak, ben sadece...”
“Devam et Önder.” dedi Melisa, gözlerini kısarak.
“Aden’in bir defteri varmış, gördüğü rüyaları o deftere yazıyormuş. Sonra da yazdıklarını gerçekleştiriyormuş. Benin düşünceme göre Aden bu cinayeti ya planladı ya da rüyasında gördü ve defterine yazdı. Sonra da ya bunu kendisi gerçekleştirdi ama hatırlamıyor ya da evine girip çıkan biri defterde yazanları okudu ve Aden’in suçlanması için bu cinayeti onun tasarladığı şekilde işledi. Şimdi de tüm oklar Aden’i gösteriyor.”
Melisa bir süre bekledikten sonra karşılık verdi.
“Ya da bunu tamamen planladı, uyguladı ve hiçbir şey hatırlamadığını söyleyerek hasta numarası yapıyor ve bu işten sıyrılmaya çalışıyor. Tıpkı yangında ve kedi olayında olduğu gibi.”
“Ne?”
“O kediyi de o öldürdü yangını da o çıkardı. Bunları kasten yaptı ama yapmadığını söylüyor. Hasta olduğuna inanılması için numara yapıyor.”
“Nereden biliyorsun? onunla doğru düzgün konuşmadın bile.”
“Bir kedi öldürdüğünü hatırlamadığını kim söyledi?”
“Annesi.”
Melisa sırıttı, alaycı bir sırıtıştı bu. Önder onun yüz ifadesinden ne anlatmaya çalıştığını anlamıştı.
“Kızın hiçbir psikiyatri kliğinde ya da hastanelerde yatış kaydı yok. Hiçbir ilaç kullanmamış, sadece birkaç basit muayeneden geçmiş, hepsi bu.” dedi Melisa, odadan çıkarken. Önder de peşinden giderek sordu.
“Ne demek istiyorsun?”
“Eğer hasta olsaydı illaki bir uzman tarafından tespit edilirdi. Sokakta dolaşan on kişiden dördü psikiyatrik ilaç kullanıyor Önder. Gerçi depresyonlar bile titizlikle tedavi edilirken, Aden’in göstermeye çalıştığı gibi bir hastalığa sahip olan insanı hangi doktor boş gönderir.”
“Ama annesi tedaviyi onun kabul etmediğini söyledi. Hatta hastaneye yatacağını öğrenince kıyameti kopardı.”
“Bu işlerden anlamıyorsun Önder. Bir yerden sonrasını ben de anlamıyorum. Ama uzmanlar birçok şeyi anlarlar. Eğer gerçekten hasta, hem de bu kadar tehlikeli bir hasta olsaydı dışarıda dolaşamazdı.”
“Sokakta dolaşan on insandan biri de katil, hatırlatırım. Bir katili bile belli bir süreden sonra serbest bırakıyorlar, Aden’i neden tutsunlar ki?”
Melisa Öndere döndü. Kaşlarını çatmış, ateş fışkıran gözlerle ona bakıyordu Öfkesini olabildiğince gizlemeye çalışıyordu ama pek de başarılı olamıyordu.
“Sen neden o kızı bana karşı savunuyorsun?” diye sordu, buz gibi bir sesle.
“Ne? Hayır, onu savunmuyorum. Sadece...”
Melisa gözlerini ona dikmiş, cümlesini tamamlamasını bekliyordu ama Önder söyleyecek bir şey bulamadı. Onlar kapının önünde dikilirken, üniformalı memur yanlarına yaklaştı ve daireyi tekrar mühürlemek için izin istedi. Melisa arkasını dönüp hızla asansöre doğru ilerlerken, Önder de onun peşinden gitti. Zemin kata inene kadar tek kelime konuşmadılar. Sahi, Önder elinde bu kadar bilgi varken neden durduk yere Aden’i savunmuştu. Buna kendisi de bir anlam verememişti. Zemin kata geldiklerinde, Fırat güvenlik dairesinin kapsının önünde onları bekliyordu. Onları görünce kapıyı açtı ve içeri girmeleri için işaret yaptı. Üzerlerinde, binanın kamera sistemlerinin görüntülerini sergileyen birkaç monitör olan iki tane karşılıklı masanın bulunduğu küçük bir odaydı. Odada bir güvenlik görevlisi vardı. Fırat istedikleri görüntüye ulaşmış olmalıydı, önemli bir şey olmasa onları burada beklemedi.
“İzin aldın mı?” diye sordu Önder.
“Amirimle konuştum, onlara mail atacaklar. Bir şey bulduk ama o kadar da önemli değil.”
Güvenlik görevlisi önündeki ekrandan bir görüntü açtı. Monitörün sol alt kısmında bir silüet göründü.
Üzerinde pembe şişme mont, başında lacivert bir bere, altında ise siyah bir eşofman vardı. Yüzü görünmüyordu. Kamera açısından kaybolduktan sonra, Önder dikkatle monitördeki diğer kameralara baktı. Kızın tekrar görünmesini bekledi ama görünmedi. Arkası dönük olsa da bunun Aden olduğunu hemen anlamıştı.
“Nereye gitti?” diye sordu Önder, merakla.
Güvenli görevlisi cevapladı.
“Ben de ilk kez şimdi izliyorum, olağan dışı bir şey olmadıkça görüntüleri seyretmeyiz. Hanımefendi buradan sonra kayboluyor.”
“Nasıl yani?”
“Biraz önceki görüntü dokuzuncu kata ait. Yani Levent beyin dairesinin bulunduğu kat. Ama hanımefendi, dairesinin bulunduğu yönün tersine gidiyor.”
“Dairesine gitmemiş mi?”
“Hayır, dairesine gitmiş olsaydı yirmi bir numaralı kamerada da görünmesi gerekirdi. Ama sadece on dokuz numaralı kamerada görünüyor. Ayrıca ne zemin katta ne de asansörde hiç görünmüyor.”
“Nereye giriyor?”
“Yangın merdivenine. Ama dediğim gibi, sadece bu görüntü var. Başka bir şey yok.”
“Ne yani, ışınlandı mı?” diye sordu Melisa, alaycı bir tavırla.
Güvenlik görevlisi karşılık verdi.
“Bunu şu an sizinle birlikte izliyor olmasaydım hayal gördüğümü sanırdım.”
“Bu kayıt tam olarak ne zaman ait?”
“Polisler inceleme yapmadan birkaç gün önce. Gece vakti, saat iki buçuk.”

Yorumlar
Yorum Gönder