Aden'in Rüyası (Bölüm 35)
Heyecandan içi içine sığmıyordu. Onu heyecanlandıran şey ne hastanenin onun hakkında vereceği karar ne rüya defteri ve ilaçlarının o çantaya nasıl girdiğiydi. Yalnızca Önder’i düşünüyordu, sadece onu. Başka hiçbir şey düşünemiyor hiçbir şeye odaklanamıyordu. Rüyasını gerçekleştirmiş olmak da umurunda değildi. Onun umurunda olan şey nihayet Önder’in onu fark etmesiydi. Onunla fiziksel temas kurması, onun sıcaklığını, nefesini hissetmesiydi. Önemli olan şey yalnızca buydu ve bunu başarmıştı. Nasıl olduğunu anlayamasa da başarmıştı. Bütün gece heyecandan uyuyamamıştı. Kahvaltıda da doğru düzgün bir şeyler yiyememişti. Odanın içinde volta atıyor, sadece Önder’in hayalini kuruyordu. Gece uyuyamadığından dolayı defterine yazacak rüyası da yoktu. Kendi kendine sırıtarak pencerenin yanına yaklaşmış dışarıyı seyrederken, odasının kapısı açıldı ve kapıda bir hasta bakıcı belirdi.
“Ziyaretçin var.” dedi yaşlı kadın ve onun soru sormasına fırsat vermeden, kapıyı kapatıp gitti. Aden bunu da umursamadı. Gelen kişinin Önder olmadığını biliyordu çünkü ona İstanbul’a gideceğini söylemişti. Belki de henüz gitmemişti ve onun hasretine dayanamayıp, son kez görmek için tekrar yanına gelmişti. Onu kendisine bağladığı düşüncesi bile içinin kıpır kıpır olmasına neden oluyordu. Kim olduğunu bilmese de onun olma ihtimaline karşı hazırlıklı olmalıydı. Üzerine güzel kıyafetler giyinip saçlarını taradı. Küçük el aynasında kendisine son kez baktıktan sonra odadan çıkıt ve asansörün yanından geçip merdivenlere yöneldi. O kadar heyecanlıydı ki sevgilisini bekletmemek ve bir an önce onun karşısına çıkmak için iki katı da neredeyse uçarak indi. Koridorda etrafına bakınıp görüşme odalarının yerini hatırlamaya çalıştı. Sonra o yöne doğru ilerledi. Görüşme odasına girdiğinde, olduğu yerde çakılıp kaldı. Suratındaki gülümseme aniden yok oldu ve içindeki heyecanın yerini korku aldı. Tuğra ile Selim gelmişti. Bu aptalların burada ne işleri vardı şimdi? Onları buraya nasıl almışlardı? Gençler onu görür görmez, sırıtarak ona el salladılar. Aden onlara korktuğunu belli etmemek için göz ucuyla etrafa kısa bir bakış attı. Odanın içinde birkaç hasta aileleriyle görüşme yapıyor, bir güvenlik görevlisi de kapının karşısındaki duvarın dibinde bir sandalyede oturmuş telefonuyla oynuyordu. Etrafın kalabalık olduğunu görünce, ona bir şey yapamayacaklarına karar verdi ve korkusunu bastırmaya çalıştı. Onların oturduğu masaya doğru ilerlerken ciddi görünmeye çalışmak için kaşlarını çatıp, suratını buruşturdu ama onları hiçbir şekilde korkutamayacağını biliyordu. Bu iki serseri ondan asla korkmazlardı. Boşta olan sandalyeyi sert bir şekilde çekip oturdu ve arkasına yaslanıp kollarını bağladı. Şu an sert değil komik göründüğünü hissediyordu. Ama karşısındaki aptallar ondan daha komik görünüyorlardı. İkisi de anlamsız bir şekilde ağızlarını yayarak sırıtıyorlardı. Aden onların ne yapmaya çalıştıklarını anlamıştı. Buraya onun arkadaşları olduklarını söyleyerek girmişler, dolayısıyla onun arkadaşlarıymış gibi numara yapmaya çalışıyorlardı. Neyse ki Aden’in bir güvencesi daha vardı. Buraya görüşmeye gelenlerin imza atması gerekiyordu. Eğer başına bir şey gelecek olursa, onların Aden’i görmek için buraya geldikleri tespit edilecekti. Böylece kendilerini gizleyemeyeceklerdi.
“Aden, canım arkadaşım... Kendini çok özlettin.” dedi Selim, alaycı bir tavırla.
“İnsanın deli bir arkadaşının olması çok havalı.” diyerek araya girdi Tuğra, abartılı bir tavırla. “Her zaman bir akıl hastanesine gelmek istemiştim. Senin sayende hayalim gerçek oldu.”
“Dışarıdaki adam heykelin önünde resmini çekerim. Bence ortama gayet uygunsun, sırıtmazsın.” dedi Selim, ona bakarak.
“Ben de seni çekerim. Bence sen daha uyumlusun, tipe bak.”
“Sen kendi tipine bak, göt...”
İkisinin de yüz ifadesi değişmeye başlamıştı, Aden onların tartışacağını anlayınca araya girdi. Ne istiyorlarsa söylemelerini ve bir an önce buradan gitmelerini istiyordu.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu, tartışmalarını bölerek. İkisi de aynı anda ona dönüp tekrar sırtımaya başladılar ve masanın üzerinden ona doğru eğildiler.
“Bahse girelim, eğer ne istediğimizi bilemezsen bize bin dolar vereceksin.” dedi Tamer. Selim devam etti.
“Ama bilirsen biz sana hiçbir şey vermeyeceğiz.” Sonra ikisi birden kahkaha atarak ona bakmayı sürdürdüler. Aden bunu duyduğuna şaşırmamıştı çünkü bu serserilerin paradan başka bir dertleri olmazdı.
“Son kez soruyorum, sonra kalkıp gideceğim. Ne istiyorsunuz?”
“Ben izin vermediğim sürece hiçbir yere gidemezsin Aden!” dedi Tuğra, tehditkâr bir tavırla. Suratında bu kez ciddi bir ifade vardı ama bu Aden’in umurunda bile değildi.
“Emin misin? hadi deneyelim.” dedi Aden ve oturduğu yerden ayağa kalktı. Tuğra onun ayağa kalktığını görünce arkasına yalanmaktan başka bir şey yapmadı. Aden kazandığını, ona söz geçiremeyeceklerini anladıklarını düşünmüştü ama Selim konuşmayı sürdürdü.
“Eğer sen şimdi kalkıp gidersen biz de buradan çıkıp, direk polise gideriz.”
Hangi cehenneme istiyorsanız gidin.” dedi Aden, öfkeyle. Selim ekledi.
“Elimizdeki videoyla beraber.”
Aden bir an durup onlara baktı. İkisi de gayet ciddi görünüyorlardı. Bu bir yalan olabilirdi ama Aden onarın elinde ne olduğunu, nasıl bir videodan söz ettiklerini bilmiyordu. Bilmediği şeyler onu her zaman korkutuyordu. Bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için onlara diklenmeyi sürdürdü.
“Yalan söylüyorsun, sizin gibi aptalların elinde ne olabilir ki? Polisler alacaklarını aldılar zaten.”
“Kendinden bu kadar emin olma Aden.” dedi Selim.
“Elinizde ne olduğu umurumda değil. O kadar önemli bir şey olaydı polisler de bunu bilirdi ve ben şu an burada değil, hapiste olurdum.”
“Elbette polislerin elinde Mert’in bir parçasını bulunduğu yere bırakırken ki görüntün olsaydı, kesinlikle hapiste olurdun. Ama yok, o sadece bizim elimizde. Sorun da burada Aden.”
Aden’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Bu aptallar neyden bahsediyorlardı? Polisin bulamadığı bu kadar önemli bir şeye onlar nasıl ulaşmıştı? Aden tüm bu soruları kafasından silip attı. Ona, onun yapmadığı bir şeyin kaydı oluğundan söz ediyorlardı. Bu imkansızdı çünkü bunu yapmadığına emindi. Bu aptallar o küçük beyinleriyle ona oyun oynuyorlardı. Ama Aden bu tuzağa düşmeyecekti. Sandalyesini çekip geri oturdu ve alaycı bakışlarını onun üzerine dikti.
“Ne kadar aptalsınız! Tamam, hadi şu videoyu gösterin de biraz eğlenelim.”
Bu kez Aden onlara sırıtarak bakıyor, onlarla alay ediyordu. Şu an onları komik bir duruma düşürdüğünü hissediyordu. Tuğra ile Selim bir süre birbirlerine baktılar, düşünceli gibi görünüyorlardı. Onlar ne yapacaklarına karar vermeye çalışırken Aden ekledi.
“Hadi ama çocuklar... Sıkıyorsunuz beni, hadi biraz eğlenelim.” Bu kez kollarını masanın üzerine koymuş, elleriyle masanın üzerinde ritim tutuyordu. Dışarıdan bakınca eğlendiği görülüyordu ama içten içe, onlara karşı öfke doluyordu. Yine de bunu belli etmek yerine alaycı tavrını sürdürmeye devam etti.
“Göstersek mi?”
“Nasıl göstereceğiz, emin misin?”
“Bence göster.”
Onlar kendi aralarında konuşurlarken, Aden bıkkın bir şekilde arkasına yaslandı. Sıkılmaya başlamıştı. Burada durup, sadece zamanını çöpe atıyordu çünkü ona gösterecek bir şeyleri olmadığını çok iyi biliyordu. Gerçi buradan kalktıktan sonra yapacak bir şeyi de yoktu. Dolayısıyla çöp olacak zamanı da... Biraz sonra Tuğra cep telefonunu çıkardı ve telefonu olabildiğince gizlemeye çalışarak, bir süre ekranda parmağını dolaştırdı. Selim’de ona olabildiğince yakın durarak telefonun ekranını kapatmaya çalışıyordu. Aden onları şaşkınlıkla seyrediyordu. Acaba gerçekten ellerinde bir şeyler mi vardı yoksa onu germeye, korkutmaya mı çalışıyorlardı?
“Buraya gel.” dedi Tuğra, sessizce.
“Ver telefonu.” diye emretti, Aden elini uzatarak.
“Sen salak mısın? Sana verecek olsam bu kadar gizlemezdik.”
Aden derin bir iç çekti ve ağır ağır oturduğu yerden kalkıp, onların arkasına geçti. Hala bıkkın ve alaycı bir tavır takınıyordu. Onların tam arkalarına geçtiği sırada, Tuğra telefonu biraz yukarı kaldırdı. Aden’de daha net görebilmek için başını onların kafalarının arasına soktu ve ekranda ne olduğunu görmeye çalıştı. Görüntüyü gördüğü an olduğu yere çakılıp kaldı. Önce suratı, sonra midesi, sonra tüm vücudu alev alev yanmaya başladı. Biraz sonra da elleri ve bacakları elektrik akımına kapılmış gibi titremeye başladı. Ekranda bir güvenlik kamerasından alınmış video kaydı vardı.
Görüntüdeki kadının Üzerinde onun lacivert şişme montu, onun pembe eşofmanı ve onun mavi beresi vardı. Kameraya arkası dönüktü ama kendisini tanımayacak kadar da salak değildi. Elinde bir çöp torbayla çöp konteynırının yanına yaklaşıyor, hafifçe eğilerek poşeti ters çeviriyor ve içindeki parçaları yere bırakıyor, sonra elindeki poşeti konteynırın içine atıp, yine arkası dönük bir şekilde oradan uzaklaşıyordu.
Kamera görüntüsünde konteynırın dibine bırakılanlar net olarak görülmese de insan uzuvları oldukları açık seçik görünebiliyordu. Aden doğruldu ve olduğu yerde kala kaldı.
Tuğra ile Selim başlarını çevirip ona baktılar.
Ama Aden gözlerini tek noktaya sabitlemiş, ağzı bir karış açık kalmış öylece duruyordu.
“Karşıma otur.” diye emretti Tuğra. Şimdi sıra onlardaydı. Aden’in hareket etmediğini görünce tekrarladı. “Karşıma geç ve yerine otur Aden.”
Aden bu kez dikkatini toplayıp ona baktı. Sonra Selim’e döndü. İkisi de ciddi bir tavırla ona bakıyorlardı. Aden artık işinin bittiğini biliyordu. Bu görüntü polisin eline geçerse, Aden ömrünün geri kalanını hapiste geçirecekti. Artık ne bir şeyleri inkâr etmesi ne de annesinin savunması onu kurtarabilirdi. Bu kesin bir somut kanıttı. Birilerinin illaki cinayeti işlediğine tanık olması gerekmezdi. Tüm oklar onu gösterirken bu görüntü tüm iddiaları destekler nitelikteydi. Aklına hayal geldi. Bunu beraber yaptıklarını söylemişti. Aden’in yaptığına dair kanıt vardı ama hayal ile ilgili hala bir kanıt yoktu. Aden’in aklına takılan tek şey bunu yaptığını nasıl hatırlamadığıydı. Bu, defterini koyduğu yeri hatırlamaması gibi sıradan bir olay değildi. Bu kasıtlı ve planlı işlenmiş bir cinayetti. Bunu kesinlikle hatırlaması gerekiyordu ama hiçbir şey hatırlamıyordu. Üstelik polislerin dediklerine göre tüm bunlar özenli bir şekilde yapılmıştı. Kameraların olmadığı yerler seçilmiş, olan kameralar devre dışı bırakılmış, cesedin parçaları özenle seçilmiş belirli noktalara bırakılmış ve en önemlisi de parçalar, ölümün hemen ardından bırakılmıştı. Bir de bocote ağacı vardı. Ceset bocote ağacından yapılmış bir mobilyanın üzerinde parçalara ayrılmıştı. Tüm bunlar tamamen aklı başında birinin yapacağı şeylerdi. Evet, Aden de bu cinayeti en az bu kadar planlı ve özenli işleyebilirdi, ama bunu yaptığına dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Madem bu cinayeti işlemiş ve rüyasını gerçekleştirmişti, neden hala bu sıkıntıları çekiyordu? başka ne hata yapmıştı ya da hangi rüyasını gerçekleştirememişti de tanrı onu bu şekilde cezalandırıyordu?
“Sağır mısın?” diyerek, bağırdı Selim. Aden aniden yerinden sıçradı, güvenlik görevlisi başını telefondan kaldırıp onlara baktı.
“Bir sorun mu var?” diye sordu. Aden bunu duymamıştı ama Tuğra ve Selim güvenlik görevlisine dönerek bir sorun olmadığını söylediler. Aden kendisini toparlamaya çalışarak yerine geçip oturdu. Gözlerini masada tek bir noktaya sabitlemiş, ellerini bacaklarının arasına sokmuş öylece duruyor ve onların isteklerini bekliyordu.
“Şimdi anladın mı Aden, var mıymış yok muymuş?” dedi Tuğra, masanın üzerinden ona yaklaşarak. “Eğer sesini çıkarırsan işin biter.
Aden göz ucuyla ona baktı ama hiçbir şey söylemedi, bu saatten sonra onlara itaat etmekten başka çaresi yoktu. Selim devam etti.
“Bundan sonra sadece bizim istediğimiz olur Aden’ciğim. Eğer istediklerimizi yaparsan bizim istediğimiz olmuş olacak, yapmazsan eğer bu görüntüyü polise vereceğiz, sen hapse gireceksin, yine bizim istediğimiz olmuş olacak. Tek fark senin hangi durumda olduğun. Bizim emrimiz altında özgürce yaşamayı mı tercih edersin yoksa hapiste çürümeyi mi?”
“Özgürlük mü?” diye geveledi Aden, başını kaldırmadan. Onarın emri altında yaşamasını söylerken hala özgürlükten bahsetmesi biraz tuhaftı. Ama yine de bir karar vermesi gerekiyordu. Belki burada olduğu sürece onlardan kurtulamayacaktı ama sonuçta hapiste çürümekten iyiydi. Belki bir gün buradan kurtulursa kaçıp izini kaybettirebilir, tamamen özgür olabilirdi. Ama hapisten asla kurtuluşu olmayacaktı. Kasten ve planlayarak adam öldürmenin cezası ağırlaştırılmış müebbetti ve Aden bu cezayı çekmeye niyetli değildi.
“Evet Aden, özgürlük... Bize itaat et, özgür ol. Bu bizim sloganımız olsun, anlaştık mı?”
“Onu nereden buldunuz? polis nasıl bulamadı?”
“Ah... Talih mi desek, kader mi bilmiyorum. Bu kayıt bizzat bana gönderildi, anladın mı?”
“Ne?” diye sordu Aden, şaşkınlıkla onlara bakarak. “Bir benim görüntümü size mi göndermiş?”
“Evet biri Aden.” dedi Selim, bıkkınlıkla.
Aden cevap vermeden onlara bakmayı sürdürdü.
“Sen.” diye ekledi Tuğra. “Saf mısın salak mısın? yoksa gerçekten hasta mısın? Bunu bilmiyorum ama bu videoyu sen gönderdin Aden.”
Aden bu kez gülmeye başladı. İçten gelen, bilinçsiz bir gülmeydi. Neler oluyordu? ne haltlar yiyordu anlayamıyordu. Mert’i öldürdüğü yetmemiş, bir de parçalarını dağıtırken yakalandığı görüntüyü bu aptala mı göndermişti? Bunu sorgulamaya gerek duymadı çünkü bu gayet kolay kanıtlanacak bir şeydi.
“Ne zaman?” diye sordu Aden, sırıtmaya devam ederken.
Selim dudağını büktü ve bir süre telefonun ekranında parmaklarını gezdirdi.
“Tam dört gün önce, gece saat üç buçukta.”
Cinayet işlemiş, kendi kamera görüntüsünü almış ve o kaydı aptal bir insana göndermişti. Tüm bunlardan daha korkunç bir şey vardı, bu yaptıklarının hiçbirini hatırlamıyordu. Hafızasının tüm bunları silmesi, bu yaptıklarından daha korkunçtu. Farkında değildi ama gözleri yaşar akıtmaya başlamıştı. Aynı anda hala gülüyordu. Gözlerini yine bir noktaya sabitlemiş, kocaman açmış, öylece kala kalmıştı. Etrafında olan biten hiçbir şeyi algılayamıyordu.
“Eğer Mert’in bize ödediği paraları sen ödemeye devam edersen, bu kayıt telefonumda hapsolur ve asla dışarı çıkamaz. Tıpkı istediğimizi yapmazsan senin hapsolacağın gibi.” Konuşan Selim’di. Aden onun ne istediğini anladı ama hala karşılık veremiyordu. Sanki dili dönüyordu, kelimeleri algılamakta ve telaffuz etmekte zorlanıyordu. Kendisinden nefret etmeye başlamıştı. O aptalın tekiydi. O tam bir aptal, beraber, iğrenç bir insandı. Bunca aptallığı yapmış ve hiçbir haltı hatırlamıyordu. Üstelik bunu yaptığı halde hala sıkıntılar yaşamaya devam ediyordu. Şu an yaşadıkları bu sıkıntıların devamıydı. Bu ne zaman son bulacaktı ne zaman başkaları gibi normal bir hayat yaşayacaktı? Yapması gereken şeyi yapmıştı, neden şimdi hatırlamıyordu.
“Bunu nasıl yapacağım, hiç param yok.” dedi Aden, kısık sesle. Konuşurken boğazına dikenler batıyor, tek bir kelime bile söylemek ona işkence gibi geliyordu.
“Kendini buradaki delilere becerterek ödeyebilirsin. Ne de olsa mert sana tecrübe kazandırdı, öyle değil mi?”
Aden başını kaldırıp yaşlı gözerle ona baktı. Demek Mert piçi yaptıkları her şeyi onlara da anlatmıştı. Onun parçalara ayrılırken yeteri kadar acı çekmiş olmasını umuyordu. Bu şekilde öldüğü için mutluydu, hiçbir üzüntü hissetmiyordu. Aden aniden ayağa kalkıp, masanın üzerinden onun üzerine atladı ve bir eliyle saçlarına, diğer eliyle de boğazına yapıştı.
“Seni adi pislik! Seni geberteceğim... Seni parçalara ayıracağım... Lanet olasınca orospu çocuğu! Adi pislik.”
Aden Tuğra’yı boğmaya çalışırken Selim’de ayağa fırlamış, Tuğra’yı onun elinden kurtarmaya çalışıyordu. Etraftaki herkes bir an durup onlara bakarken, güvenlik görevlisi telefonunu cebine sokup koşarak onlara yaklaştı ve bir yandan Aden’i sakinleştirmeye çalışırken, diğer yandan da yardım istedi.
“Bırakın beni! Bırakın da şu piçi öldüreyim.” diye bağırıyordu Aden.
O sırada Selim’de bağırarak onu sakinleştirmeye çalıştı.
“Dur, yapma! Sadece sana yardım etmeye çalışıyoruz Aden, bırak onu.”
Güvenlik görevlisi Aden’in belini kavrayıp kucakladı ve geriye doğru birkaç adım attı. Aden hala çırpınıp debelenirken, içeriye bir doktor ve iki hemşire girdi. Birinin elinde iğne vardı. Aden iğneyi görünce daha da çıldırdı.
“Yapma arkadaşım, buradan kaçmanın sana bir faydası olmaz! İyileşmen gerek.” diye bağırdı Tuğra, ağlamaklı bir sesle. Yüzünde üzgün bir ifade vardı.
“Bırakın beni, bu adileri geberteceğim! Bırakın beni, ben hasta falan değilim, bırakın.” diye bağırmaya, güvenlik görevlisinin kolları arasında çırpınmaya devam ediyordu Aden. O sırada güçlü bir el Aden’in bir kolunu kavradı ve sonra kolunda küçük bir acı hissetti. Koluna önce bir iğne battı, sonra damarlarına giren ilacın soğukluğunu hissetti. Bir süre daha debelendikten sonra gözleri kararmaya başladı. Son gördüğü şey ise Tuğra ile Selim’in yapmacık bir üzüntüyle ona bakan suratları oldu. Gözlerini ağır ağır açtığında yatağında uzanıyordu. Hala gözleri kararıyordu ve etrafı bulanık görüyordu. Yattığı yerden doğrulmaya çalışsa da tüm bedeni, sanki boş bir et yığınıymış gibi hiç hareket etmedi. Hala ilacın etkisi altındaydı anlaşılan. Gözlerini tekrar kapatıp, kendine gelinceye kadar uzanmaya devam etmeye karar verdi. O sırada birinin onunla konuştuğunu duydu.
“Gerçekten o aptallara istediklerini verecek misin Aden?”
Aden gözlerini tekrar açtı. Başını çevirmek istedi ama yapamadı. En azından konuşmayı denedi.
“Sen kimsin?” diye geveledi. Sesi kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık, kelimler anlaşılmayacak kadar karmaşıktı ama onunla konuşan kişi anlamış olacak ki cevap verdi.
“Benim, Hayal... Beni ne çabuk unuttun Aden?”
“Buraya nasıl girdin?”
“Ben istediğim her yere girebilirim Aden, bana bu yetkiyi sen veriyorsun.”
Bunun anlamını biliyordu. Onu bizzat kendisi hayalinde üretmişti. Onun kontrolünü kendi elinde tutuyordu. Belki burada olmasını bilinçli olarak istememişti ama hayal ona o kadar bağlıydı ki artık onun sözünü dinlemiyor, onun kontrolü dışında hareket ediyordu. Ona ihtiyacı olsa da olmasa da kendisi istediği zaman yanındaydı. O Aden’in hayali bir arkadaşıydı hepsi bu, gerçekte öyle birisi yoktu.
Aden boş ve bulanık tavana bakarken, gözlerinin önünde bir surat belirdi. Bu görüntü de bulanıktı ama onu tanımıştı. O da bir yandan üzgün bir yandan da alaycı bir ifadeyle ona bakıyordu.
“Olanlar gerçekten inanılmaz Aden, ben sana o videoyu o aptallara göndermeyelim demiştim ama sen beni dinlemedin.”
“Ben bir şey göndermedim.” diyerek geveledi Aden, gözlerini kocaman açarak. Hayal sırıttı ve ona acıyan gözlerle bakarak devam etti.
“Tatlım, seni her halinle seviyorum ve kabulleniyorum, inan bana. Ama o aptallara istediklerini vermeyeceksin, anlaştık mı? Bu kez sözümü dinle.”
“Ben bir şey yapmadım.”
“Elbette yaptın Aden, beraber yaptık tatlım. Ama bu kez sana yardım etmeyeceğim. Tabi çok zor durumda kalmadıkça... Onlardan intikamını almalısın.”
“Kimden? neyin intikamını?”
Hayal derin bir iç çekti ve suratı Aden’in gözlerinin önünden kayboldu, muhtemelen yatağın yanındaki komodinin üzerinde oturuyordu.
“O aptal çocuklardan Aden, sana yapmaya çalıştıklarından. Seni bu şekilde kullanmalarına izin mi vereceksin?”
“Ne yapabilirim ki? Ellerinde görüntüm var, onu polise verirlerse ben biterim.”
“Çok şey yapabilirsin Aden. Mert’e nasıl yaptın? onlara da derslerini verebilirsin. Hatta sana bunları yaşatan herkese, ikimize bunları yaşatan herkese...”
“Anlamadım, ne demek istiyorsun?”
Hayal derin bir iç çekti.
“Şu an burada olmana sebep olan, bizi ayıran... gerçi ayrıldığımız pek söylenemez. Ama sana bu sıkıntıları yaşatan kim varsa herkese bunu hesabını sorabilirsin, intikamını alabilirsin. Senin gücün bütün bunları yapmaya yeter.”
“İyi ama burada olmama neden olan tek kişi benim. Başıma bu sorunların gelmesine neden olan kişi benim hayal. Bunun için başkalarını suçlayamam.”
“Ne demek bunları yaşamana neden olan sensin?”
“Rüyalarım hayal... Onlara bu kadar kafayı takmasaydım, her şeye burnumu sokmasaydım, biraz korkak olsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı. Bunların hepsi benim suçum, kendimden mi antikam alayım yani?”
“Ah salak kız! gerçekten çok salaksın.”
Aden kaşlarını çattı.
“Sen benim hayal ürünüm değil misin, benimle nasıl bu şekilde konuşursun?”
“Bunu bana sen söylettin Aden, bunun için beni suçlayamazsın. Bu senin suçun, tıpkı buraya düşmenin sorumlusunun sen olduğun gibi.”
Hayal bunu tamamen alaycı bir tavırla söylemişti. Aden onun ne söylemek istediğini anladı.
“Etrafına bir bak Aden...” Diyerek, devam etti hayal. “Hiç kimse başına gelen kötü şeyleri kendi hatası gibi görmüyor. Kimse olayları senin kadar içselleştirmiyor, senin kadar felsefi yaşamıyor. Herkes başına gelen kötülükler kimlerin tarafından geldiyse, onlara yaptıklarının bedelini ödetiyor. Herkes bir şekilde tepki veriyor, o insanlar salak mı Aden?”
“Ben çoğunluğun yaptığı şeyleri boykot ediyorum hayal, bir şeyi binlerce insan yapıyorsa ben o şeyden uzak duruyorum, sürüden ayrılıyorum. Ben herkes değilim ve bin tane aptal bir şeyi yapıyor diye ben de yapmak zorunda değilim, herkesin kendi aklı var. Bazıları kullanamıyor, öküz gibi diğerlerinin peşinden gidiyor. Ben kullanıyorum ve yolumu ayırıyorum, beni sakın başkalarıyla kıyaslama!”
Aden bunları öfkeli, bir o kadar da yüksek sesle söylemişti. Konuştukça kendine gelmeye başlamıştı. Belki yattığı yerden kalkabilirdi ama buna yeltenmedi, bu yüzden bedeninin hareket edip etmediğini bilmiyordu. Hayalin söylediklerini yapmak, onun yaşam felsefesine tamamen ters bir şeydi. Bu felsefeye o kadar bağlıydı ki şu an kendisine hakaret edilmiş gibi hissetmişti.
Başkalarıyla kıyaslanmak onu her zaman çıldırtıyordu.
“Buradan bakınca diğer insanlarla aranda pek bir fark göremiyorum Aden. Kimsin sen, devlet başkanı falan mısın? kendini halktan ayrı mı tutuyorsun.”
“Asıl sen kimsin? seni ben var ettim, eğer istersem şu an yok ederim.”
“Edemezsin Aden! Ben bir kere var oldum, artık beni yok edemezsin. Hem bak, sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Eğer kendini gerçekten önemsiyorsan, gerçekten önemli bir insan gibi hissetmek istiyorsan herkesten intikamını almalısın.”
Bir süre sessizlik oldu, Aden düşünüyordu. Galiba hayal haklıydı. Başına gelen her şey kendi hatası olamazdı. Dünyada kötü insanlarda vardı, hak etmediği halde kötülük gören insanlar da... Başına gelen tüm bu kötü şeyleri hal ettiğini biliyordu. Ama kendisini kandırmaya ve diğer tarafa geçmeye karar verdi. O bunları hak etmemişti, tüm bunlar hak etmediği halde başına gelmişti. Böyle düşünmek ve kurban rolünü oynamak kendisini iyi hissettiriyordu. Düşünüp kararını verdi. Hayalin d ediğini yapacaktı, ona bunları yaşatanlardan intikam alacaktı.
“Tamam, haklısın.” dedi ama diğer yandan da kendisinin haksız olduğunu kabullenip ona hak vermek, kendisini ezik gibi hissetmesine Aden olmuştu. “Senin dediğin olsun.”
Hayal heyecanlı bir şekilde konuşmasını sürdürdü.
“Tamam. Anlaştığımıza göre planımızı yapalım. Önce ailenden mi başlamak istersin yoksa o iki zibididen mi?”
“Ailem mi? onlara ne yapacağım ki, onlar benim ailem.” diye geveledi Aden, heyecanla.
“Evet ama onlar seni buraya hapsederken ailenin bir parçası olarak görmediler, öyle değil mi? Onlar sana acımadı, sen neden onlara acıyorsun?”
“Saçmalama! Bu bana verilmiş bir mesajdı, bunu yapmak zorundaydım ve kendi isteğimle yaptım.”
“Evet ama bunu senin bilinç altına onlar soktular. Onlar bunu söylemeseydi sen bunu rüyanda göremeyecektin Aden.”
Aden’in iyice kafası karışmaya başladı.
“Ne istiyorsun? Kendi aileme ne yapabilirim, onlardan nasıl intikam alacağım? bu saçmalık!”
“Önce bir karar vermelisin. Ailen mi, o iki serseri mi?”
“Tabi ki tuğra ile Selim.” dedi Aden, hiç düşünmeden. Ailesini konusunu kapatmaya, bunu aklından çıkarmaya çalışıyordu. Hayalin dediği gibi, buraya yatma fikrini ailesi aklına sokmuştu ve bu sayede rüyasında gömüş, sonunda buraya gelmek zorunda kalmıştı. Şimdi de hayal ona, ailesiyle ilgili kötü şeyler söyleyerek bilinç altına kötü şeyler sokmaya çalışıyordu. Bunları bir an önce unutmalıydı, aksi halde rüyasında bununla ilgili bir şeyler görebilir ve istemese de rüyasında gördüklerini uygulamak zorunda kalırdı. Ailesine zarar veremedi, bunu yapamazdı. O zaman kendi başına gelmeyen bela kalmayacaktı. Stresten beyni durmuştu, hiçbiri şey düşünemiyordu. Bunu aklına soktuğu için Hayal’i şu an parçalamak istiyordu. Gözlerini sıkıca kapatarak bu düşünceyi kafasından silmeye çalıştı.
“Defol burada!” dedi, dişlerini sıkarak.
“Bu ilacı alırsan sana iyi gelecek.” dedi, farklı bir ses.
Aden aniden gözlerini açıp, güçlükle başını kaldırdı. Karşısında, ona iğne yapan hemşire vardı. Başını çevirip etrafa bakındı ama hayali ortalıkta göremedi. Yok olmuştu. Başını tekrar yastığa koydu ve sakinleşmeye çalıştı.

Yorumlar
Yorum Gönder