Aden'in Rüyası (Bölüm 42)
Gözlerini açtığında beyaz tavandan başka bir şey göremedi. Nerede olduğunu bilmiyordu, en son başına neler geldiğini de. Tek bildiği tüm bedeninde dayanılmaz acılar hissettiğiydi. Biraz sonra bir ses duydu.
“Uyandın mı?”
Sesi tanıdı, bu Tamer’di ama cevap veremedi. Üstünden tır geçmiş gibiydi. Hareket edemediği gibi konuşmaya da takati yoktu, yalnızca uyumak istiyordu.
“Bir yerin acıyor mu?” diye sordu aynı ses. Önder gözlerini kapattı ve derin derin nefes alıp vermeye başladı. Nefes almak bile canını yakıyordu. Tamer onun konuşmayacak durumda olduğunu anlayınca devam etti. “Seni aracının bagajında bulmuşlar, çıplak bir halde. Eşyaların da ön koltuklardan birindeymiş. Sana bunu kim yaptı Önder, ne haltlar karıştırdın?”
Önder tekrar gözlerini açtı, alçak herifler! Demek onu kendi aracının bagajına koymuşlardı... Daha önce bu kadar aşağılandığını hiç hatırlamıyordu. İyileşip ayağa kalktığında o aşağılıklara günlerini gösterecekti.
“Vücudunda üçüncü derece yanıklar var. Birkaç gün müşahede altında kalman gerekiyormuş. Ayrıca bazı yerlerinde çatlaklar varmış, seni fena benzetmişler. Kimin kuyruğuna bastın bilmiyorum ama onları bulacağım, sana söz veriyorum.”
Önder bu kez sırıttı ama bunu yaparken bile suratında dayanılmaz bir acı hissetti. Hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Ona, bunu yaparsa kendisiyle aynı durumda olacağını söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. Daha önce polise şikâyet etmişti de ne olmuştu? Hiçbir şey yapmamışlardı, üstelik olan Önder’e olmuştu. Sağlığına kavuşup buradan çıktıktan sonra onlara bu yaptıklarının hesabını kendisi soracaktı. Tamer çene çalmaya devam etti.
“Dün öğlenden beri bu haldesin, olanlardan haberin yok tabi. Ama ben sana anlatmak için bütün gelişmelerden haberdar oldum. Şimdi sana anlatacağım, senin kız kaçmış!”
Önder kaşlarını çattı. Başını çevirmek ya da en azıdan ona bakmak istiyordu ama boynunu sıkıca saran korseden dolayı bunu yapmamıştı. Tamer muhtemelen ona bakmıyordu bile, kesin bir yere kurulmuş başka şeylerle ilgileniyordu. Ona bakıyor olsaydı eğer hareketlerinden ne yapmak istediğini anlardı. Onun dikkatini çekmek için gırtlağından tuhaf sesler çıkardı. İşe yaramıştı, Tamer oturduğu yerden kalkıp ona yaklaştı ve suratını onun gözlerinin önüne getirdi. O da kaşlarını çatmış, Önder’in ne istediğini anlamaya çalışıyordu. Önder bu şekilde anlaşamayacaklarını anlayınca kendisini zorlayarak konuşmaya çalıştı.
“Nasıl?” Bunu, dudaklarını neredeyse hiç kımıldatmadan söylemişti. Kendi söylediğini kendisi bile güçlükle anlıyor, kendi sesini zor duyuyordu.
“Nakil aracı kaza yapmış. O da nasıl olduysa araçtan çıkıp kaçmış. Jandarmaların ikisi de ağır yaralıymış. Henüz ifade verememişler ama duyduğum kadarıyla kıza birisi yardım etmiş. Muhtemelen kazayı yaptıran da bir başkası. Aracın arka kapısını bir ağaç kütüğü kapatmış. Ayrıca kapıyı dışarıdan zorlanarak açılmış. Yani biri önce kaza yaptırmış, sonra kapıyı kapatan kütüğü kaldırıp kapıyı zorlayarak açmış ve onu kaçırmış. Tesadüfen oradan geçen biri olamaz çünkü jandarmalara yardım etmek için hiçbir şey yapılmamış.”
Önder gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla donup kalmıştı. Artık onu durdurmanın hiçbir yolu olmadığını anlamıştı. O sadece kendisi isterse dururdu. Sadece kendisi kötülük yapmaktan vazgeçerse güvenilir bir insan olabilirdi. Ama ortada başka biri daha vardı, ona yarım eden biri. O kimdi? Aden’e yardım edecek kadar aptal olan kişi kimdi.
“Araçta herhangi bir hasar var mı?” diye sordu Önder, güçlükle.
“Araç takla atmış, camları tuzla buz olmuş.”
“Belki de başka bir yerden çıktı, sonra da başka birinin daha olduğu düşünülsün diye araca dışarıdan müdahale etti. Aslında her şeyi sadece kendisi yaptı.” diyerek, fikir yürüttü Önder.
“Peki kaza... Onu nasıl yaptırdı? Çünkü teknisyenlere göre araca arkadan başka bir araç çarpmış, kazayı o şekilde yatırmış olabilirler. Yolda çok sayıda fren izleri ve başka bir araca ait parçalar bulunmuş.”
“Belki de kaza tamamen tesadüftü ve bunu fırsata çevirdi.”
“Öyle olsaydı araca çarpan kişi durur ve jandarmaya yardım ederdi Önder. Sonuçta o bir ceza evi nakil aracı. Kimse bir mahkumun kaçıp sokaklarda dolaşmasını istemez ya da devlet görevlilerini ölüme terk etmez.”
“Bütün bu söylediklerini umursamayan insanlar da var Tamer.”
Tamer derin bir iç çekti. Önder konuştukça açılıyor, kendine geliyordu. Bu sohbet ona iyi gelmişti ama konu hiç hoşuna gitmemişi.
Aden ceza evine giderken kaçmayı başardığına göre bir kez daha yakalanmadan önce içinde kalan, yapmak istediği ya da yarım kalan tüm işlerini yapacaktı. Yani Tuğra büyük tehlikedeydi. Her nerede olursa olsun onu kimse Aden’den koruyamazdı. Aden onu bulacak ve işini bitirecekti.
“Bu arada sana bir haberim var. Eğer bahsettiğin kayıp iki kadının Aden ile bağlantısı olduğuna dair şahit bulabilirsek, emniyet dosyaları tekrar açacak.”
Önder bir kez daha sırıttı, alaycı bir sırıtıştı bu.
“Evet... Şahit... Beni bu hale getiren herifler kesin şahitlik yaparlar.”
“Sana bunu onlar mı yaptı?” diye sordu Tamer şaşkınlıkla ve suratını, Önder’in gözlerinin önünden çekti. Tekrar biraz önceki yerine otururken söylenmeye devam etti. “Ben sana beladan uzak dur dedikçe senin yaptığına bak! Hani hallediyordun? Görünüşe göre onlar seni halletmişler.”
“Fırat’ı ara ve telefonu bana ver.”
“Eşyaların emanette, onları henüz allamadım.”
“Kendi telefonundan ara. Numarası ezberimde.”
Tamer bir süre bekledikten sonra, bıkkınlıkla telefonunu çıkardı ve Önder’in söylediği numarayı çevirdi. Sonra telefonu Önder’in kulağına dayadı, telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.
“Alo... Buyurun...”
“Benim, Önder.”
“Neredesin sen? Dünden beri telefonlarımı açmıyorsun, ne halt karıştırıyorsun?”
“Aden ile ilgili bir gelişme var mı?”
“Şimdilik yok ama arıyoruz. Sen ne yaptın?”
“Bir güzle dayak yedim, şimdi hastanedeyim.”
“Ne? Ciddi misin, neler oluyor?” Fırat, Önder’in son sözlerinden sonra sakinleşmeye başlamış, ses tonunu alçaltmıştı.
“Önemli bir şey yok, arkadaşım ilgileniyor. Sana bahsettiğim kayıp iki kız vardı ya... Onların dosyaları tekrar açılacakmış ama Aden ile bağlantıları olduğuna dair şahit gerekiyormuş. Şahit bulunursa eğer dosyalar muhtemelen cinayet dosyasına dönecek.”
“Bunun için yapabileceğim bir şey var mı bakarım. Bu arada yurt dışından sipariş edilen özel ağaç mobilyalarıyla ilgilenen bir firmanın satış listelerini inceledik. Siparişleri veren kişi bizzat Aden. Ayrıca Selim’in öldürüldüğü zaman Aden’in orada olduğu kanıtlandı. Her yerde parmak izleri ve ayakkabı izleri bulundu ama cesette herhangi bir şey bulunamadı.”
“İyi ama bunlar sadece Aden’in orada olduğunu gösteriyor, cinayeti işlediğini değil.” dedi Önder, sıkıntılı bir sesle.
“Olabilir Önder, belki cinayeti işlediği sırada eldiven kullandı. Ayrıca cinayet aleti bulunamadı, onu da saklamış olabilir. Sana evde parmak izleri ve ayakkabısına ait izler bulundu diyorum. Binanın önünde kusmuk birikintisi vardı. Analiz sonuçlarına göre o da Aden’e ait. Cinayetin ardından dışarıda kusmuş. Ayrıca yurt dışı sipariş listesinde Aden’in isminin olduğunu söylüyorum sana. Kayıp olan diğer iki kızın da Aden ile bağlantılı olduğunu nasıl ispatlayacağımızı biliyorum, ama bu biraz zor olabilir.”
“Bunu nasıl yapacaksın?”
“Aden’in kendi evine, annesinin adına gönderdiği ceset fotoğraflarını hatırlıyor musun? Kayıp kızların fotoğraflarını ceset fotoğraflarını gören birilerine gösterirsek belki onlar olup olmadığını teşhis edebilirler.”
“İyi ama fotoğrafları sadece Aden ve kardeşi görmüş.”
“Evet. Maalesef elimizdeki tek tanık Bora. Bunu yapar mı bilmiyorum ama denemeden bilemeyiz.”
“Benim görüştüğüm biri bana Aden’in hem kayıp kızlara hem de öldürülen kıza takıntılı olduğunu söylemişti. Onlara neredeyse saplantılıymış, nereye gitseler peşlerindeymiş. Hepsi teker teker ortadan kaybolduktan sonra Aden’i bir daha gören olmamış. Ama kimse polise bunlardan bahsetmek istemiyor.”
“Bu çok önemli bir bilgi, onları ikna etmek zorundasın Önder!”
“Halimi görseydin böyle konuşmazdın. Adam yasa dışı her türlü işi yapıyor, onu ihbar ettim diye az kalsın beni öldürüyordu, bunu asla yapmaz.”
“O zaman yanına birilerini alıp git.”
Önder gözlerini Tamer’e çevirdi. Tamer’de telefonun diğer tarafındaki konuşmayı duymuş olacak ki hemen gözlerini Önder’den kaçırdı. Bunu yapmak istemediği her halinden belliydi.
Önder onu nasıl ikna edeceğini düşünürken, o da Önder’i nasıl reddedeceğini düşünüyordu.
“Tuğra hala koruma altında mı?” diye sordu Önder, umutsuzca.
“Evet. Her ihtimale karşı iki günde bir yer değiştiriyoruz.”
“Çok dikkatli olun Fırat! Bu kızın elinden kimse kurtulamadı, anlıyor musun?”
“Tabi... Bakalım onu bizim elimizden kim kurtaracak?”
Önder alaycı bir tavırla karşılık verdi.
“Haklısın. Bir gelişme olursa bana haber ver.”
“Tamam, sen de kendine çok dikkat et Önder. O kız sana da kafayı takmış durumda. Ha bir de şey...”
“Ne?”
“Melisa bunu öğrendiğinde kıyameti kopardı ama dayısıyla ilgili bir gelişme var.”
Önder midesinin yandığını hissetti. Onun sözünü kesmeden konuşmaya devam etmesini bekledi.
“Aden’in köyde kaldığı evden bazı parmak izleri almıştık. Okan’ın parmak izleri de çıktı. Evin arka tarafına çıkan kapıdan ve çevresinden.”
“İyi ama ben onu ön kapıdan çıkarken gördüm.” dedi Önder.
“Olabilir ama başka herhangi bir yerde parmak izi çıkmadı. Üstelik bu izler çok fazla Önder, çok fazla parmak izi var. Hem dış tarafta hem iç tarafta.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Yani bilmiyorum, adam sürekli o eve gidip arka kapıyı kullanmış ve başka hiçbir yerde parmak izi bırakmamış. Aden ile görüşüyor olabilir.”
“Sen ciddi misin Fırat? Yapma...” Önder bunu söylerken aynı anda gülüyordu, içten bir gülmeydi bu.
“Ne? İkisi de bekar, olamaz mı? Neden bu kadar şaşırdın?”
Önder, Aden’in aslında kendisine kafayı taktığını, haftalarca onun peşinden koştuğunu ve sonunda sevgili olduklarını sandığını söylemedi. Evet, belki görüşmüş olabilirlerdi ama aralarında duygusal bir bağ olmak zorunda değildi.
“Belki önemsiz bir konu hakkında konuştular, belki Okan oraya gizlice gitti, belki de evde başkası ile görüşüyordu. Bora... Onunla çok samimiler, Aden ile görüşüyor olabileceğini nereden çıkardın?”
“Senin haberin yok mu?”
“Neyden?”
“Okan’ın parmak izleri sitedeki evlerinden de çıktı. Ayrıca Okan, Aden’den bir not aldığını söylüyor. Aden hastaneye yatırılmadan önce ona bir not bırakmış, kapısının önüne. Ama içeriğini asla söylemiyor. Sanırım tehdit içerikli bir notmuş.”
Önder’in beyni durmuştu. O ailenin sitedeki evlerinde Okan’ın ne işi vardı? Aden’in ona gönderdiği notu da deli gibi merak ediyordu. Orada ne yazıyordu? Tehdit içerikli bir not ise belki de Aden onu köydeki evlerine girerken yakaladı ve hastaneye yatırılmadan önce evinden uzak durması ve korkması için ona böyle bir tehdit notu bıraktı. Diğer bir ihtimal de Aden’in kafadan çatlak olmasından dolayı herkes ile sevgili olmaya çalışmasıydı. Belki de Okan’ı o eve gizlice kendisinin çağırmış ve Okan onun duygularına karşılık vermeyince, onu bu yüzden tehdit etmişti. Bu kız gerçekten insanın aklıyla oynuyor, sınırlarını zorluyordu. Teori üretmek için bile insan kapasitesinin alamayacağı şeyler yapıyordu. Onunla öpüştükten sonra hatasını çabuk anladığı ve ondan uzaklaştığı için mutluydu. Eğer daha ileri gitseydi ondan kurtulması daha zor olacaktı. Aklına aniden Aden’in verdiği bir bilgi geldi. Ona Hayal diye bir kızdan bahsetmiş, onu bulmasını söylemişti. Gerçekten böyle birisi var mıydı yoksa Aden hedef şaşırtmak veya zaman kazanmak için onu kandırıp, oyalıyor muydu? Bunu anlamanın tek yolu bahsettiği kız ile ilgili bir şeyler bulmaktı. Ama bunu ne Fırat’a ne de Tamer’e söylemeyecekti. Bunu tamamen kendi başına halledecekti. Aden’in verdiği eşkali düşündü. Kısa siyah saçlı genç bir kız.
Çok açıklayıcı ve ayırt edici özelliklere sahip olmadığı kesindi. Kaldı ki ülkede milyonlarca kısa siyah saçlı genç kız vardı. Bu da Aden’in bir oyunuydu. Öyle olmasa o kızın bulunması ve kendisinin temize çıkması için her türlü ayrıntıyı verirdi. Tamer telefonu kendi kulağına dayamış, Fırat ile kendisi bir şeyler konuşuyordu ama Önder onların en konuştuğunu algılamıyordu bile.
Aklı sadece Aden’in bahsettiği o kızda ve buradan ne zaman çıkacağıydı.
Aden ona da kafayı takmıştı ama onunla ilgili düşüncesi bam başkaydı, Önder’e asla zarar veremezdi çünkü ondan duygularına karşılık aldığını ve sevgili olduklarını sanıyordu.
Önder bu oyuna bir süre daha devam etmeliydi.
Aden aklına geldikçe hastanede yaşadıkları o an aklına geliyor, sonra midesi bulanıyor, tiksiniyordu. Onun yüzünü bile görmek istemiyordu. Fırat artık gitmesi gerektiğini söyleyerek oradan ayrılmış, Önder ise odasında yalnız kalmıştı. Hemşire, gece ona bir ağrı kesici iğne yaptıktan sonra uyuması için ışığı kapamış, yalnızca baş ucunda duran küçük bir gece lambasını açık bırakmıştı. İğne az da olsa acılarını hafiflemişti. Gözlerini kapatıp biraz uyumaya çalıştı, uykuya dalacağı sırada fısıltı gibi bir ses duydu. Gözlerini açtığında simsiyah, boş tavanı gördü. Vücudunu hala hareket ettiremiyordu. Gözlerini açtığında ses kaybolduğundan dolayı, bunu zihninin ona oynadığı bir oyunu olarak düşündü. Tekrar gözlerini kapattı ve aynı sesi tekrar duydu, biri onun adını söylüyordu. Gözlerini açıp başını güçlükle sağ tarafa çevirdi, kimse yoktu. O sırada yatağın sol tarafında bir çökme hissetti, yanına biri oturuyordu. Başını o yöne çevirdi ama yine kimseyi göremedi. Artık hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı. Korkudan tüm bedeni kasılıyor, hareket etmesi imkânsız bir hale geliyordu. Kasıldığından dolayı bedeninde dayanılmaz acıları tekrar hissetmeye başladı. Hem yanan derisinin gerilmesi hem de çatlak olan kemikleri canını fena yakıyordu. Tekrar tavana baktı, bu kez de sol yanağında sıcak bir nefes hissetti ama hareket etmedi.
“Kimsin?” diye sordu güçlükle, ama cevap alamadı. Gözlerini kocaman açmış tavana bakarken, karanlık yavaş yavaş kırmızı bir renge dönmeye başladı. Tavandan zemine doğru yayılan alevler görüyordu. Alevler gittikçe büyüyordu. Bütün tavanı, hatta bütün odayı kaplıyordu. Tüm oda artık kırmızı bir renkte aydınlatıyordu. Önder dehşet içinde tavandaki alevleri izlerken bir yandan hareket etmeye, baş ucunda bulunan hemşire butonuna basmaya çalışıyordu ama parmağı bile kımıldamıyordu. Tüm bedeni bir kayanın içine sıkışıp kalmış gibi sert ve hareketsizdi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığı sırada, tavandaki alevlerin arasından önce bir el uzandığını gördü. Bilek kısmına kadar gördüğü bu el simsiyah ve kup kuruydu. Biraz sonra elin hemen yanından yine simsiyah, kuru toprağı andıran bir surat belirdi ve bembeyaz gözlerini Önder’e dikti. Bu, kendini yakan profesördü. Alçak herif! Geberip gitmesine rağmen hala onu rahat bırakmıyordu. Demek dünyadayken ona yapamadıklarını cehennemden yapmaya çalışıyor, dünyayı ona zehir etmek, ona dünyada cehennemi yaşatmak istiyordu. Önder yaşlı gözlerle tavandaki yaratığı izleyerek onun yok olmasını beklerken, aynı sesi tekrar duydu.
“Önder, yanındayım...”
“Kimsin?”
“Yanındayım sevgilim, korkma.”
Bu kalın ve fısıldayan tuhaf sesi tanıyamasa da Aden olduğunu anlamıştı. Şu an tüm yaşadıklarının bir kâbus olduğunu biliyordu, bundan kurtulmanın tek yolu beklemekti. Gözlerini sıkıca kapatıp dişlerini sıkarak, içinden küfürler saydırdı. Sesi hala duyuyordu.
“Korkma sevgilim, ben buradayım. Korkma’”
“Git buradan.”
“Hayır sevgilim, seni korumaya geldim.”
Ses mide bulandırıcı, bir o kadar da ürkütücüydü. Ama Önder bir detay daha fark etti, o sesi duyuyordu ama kendisi konuşurken hiç sesi çıkmıyordu. Fısıldamıyor, dudakları bile kımıldamıyordu. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi konuşuyordu. Önder yalnızca düşünceleriyle konuşmasına rağmen karşısındaki kişi onu anlıyordu. Bu da imkânsız bir durumdu, bu yüzden bu yaşadığının gerçek bir kâbus olduğunu ve birazdan bu kabustan kurtulacağını biliyordu. Biraz daha dişini sıkıp sabretmeliydi. Ama buna fırsatı bile olmadı. Gözlerini tekrar açtığında Aden onun üzerindeydi. Bacaklarını iki yanan açmış, Önder’in karnının üzerine oturmuştu ama Önder hiçbir şey hissetmiyordu. Ya tüm fonksiyonlarıyla beraber hislerini de kaybetmişti ya da üzerindeki kişi gerçek değildi. Aden, iki yana sarkan ellerini birleştirerek havaya kaldırdı. O sırada elinde ince, parlak bir metal göründü.
Mert ile Selim’e hatta o fahişeye yaptığı gibi onu da bıçakla doğrayacak, parçalara ayıracaktı. Önder gözlerini kocaman açtı, nefes alıp verişi daha da hızlandı. Gözlerinden yaşlar süzülüyor, açık kalan ağzının kenarlarından salyalar akıyordu. Bağırmaya çalışıyordu.
Hatta kendince bağırıyordu ama sanki ses telleri alınmış gibi hiç sesi çıkmıyordu. Ellerini kaldırmak, ona engel olmak istiyordu ama onu da yapamıyordu. Belki de Aden’in üzerinde durduğunu hissetmemesi gibi yine onun hissedemeyeceği iplerle bağlanmış, hareket etmesi engellenmişti.
Aden kocaman sırıtarak, bıçağı tutan ellerini hızla Önder’in suratına indirdi. O sırada Önder gözlerini sıkıca kapattı ama hiçbir acı hissetmedi, hiçbir şey olmamıştı. Birinin omuzlarından tutup onu sarstığını hissetti. Artık bir şeyler hissedebiliyordu.
Gözlerini ağır ağır açtığında, dehşet içinde ona bakan Cansu’nun suratıyla karşılaştı.
“Tamam, sakin ol... Sadece bir kâbus gördün.” diyerek, onu sakinleştirmeye çalıştı Cansu ama onun ses tonu ve üslubu insanı sakinleştirmekten çok daha da tedirgin ediyordu. Önder’den daha çok korktuğu belliydi, bunu gizlemeye çalışıyor ama başaramıyordu. Önder onu gördüğüne şaşırmıştı, onunla uzun zamandır hiç görüşmemişlerdi. Suratını bile neredeyse unutmuştu ama görünüşe göre Cansu onu uzun kirli sakallarına, beyazlayan saçlarına ve kilo almasından dolayı değişen suratına rağmen onu tanımıştı. Ama Cansu hiç değişmemişti. Hala tombul, hala bakımsız, hala kabaydı.
“Geçti, sakin ol.” diye ekledi Cansu.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu Önder, nefes nefese.
“Tamer gelip seni kontrol etmemi söyledi.”
“İyi ama daha yeni gitti.”
“Yeni mi?” diye sordu Cansu ve yatağın yanına bir sandalye çekip oturdu. Sonra da yanında getirdiği poşeti kucağına koyup, içindeki kese kağıdını çıkardı. “Bana senin yanından dün gece ayrıldığını söyledi. Şu an işte.”
“Saat kaç?”
“Yedi. Senin neyin var? Hava aydınlanmaya başlıyor, görmüyor musun?” diye sordu Cansu, şaşkınlıkla ona bakarak.
Demek gördüğü kâbus o kadar uzun sürmüştü. Ona yalnızca kısa bir süre gibi gelmişti, Tamer gider gitmez uyumaya çalışmıştı ve birkaç dakika sonra ise sabah olduğunu öğreniyordu. Zaman kavramını yitiriyordu. Kafayı yemek üzereydi. Zaten önceden de fazla normal sayılmazdı ama en azından şimdi olduğundan daha iyiydi. Aden onun dengesini bozmuş, aklıyla oynamıştı. Aslında pek fazla sorun yaşamamıştı ama bu kadar kısa zamanda bu kadar kolay delirmesinin nedeni, psikolojisinin zaten sorunlu olmasıydı. Şimdi daha iyi anlıyordu. Aden onu delirtmemişti, sadece geçmişte yaşadığı travmaların yeniden ortaya çıkmasını sağlıyordu o kadar. O zaten deliydi. Önder derin bir nefes alarak diğer tarafa dönmeye çalıştı ama başaramadı. Hala hareket ederken tüm bedeni ağrıyordu. Cansu kucağına yerleştirdiği kese kağıdını açıp içinden bir poğaça çıkardı ve koca bir ısırık aldı. Yemek yiyişi bile hala aynıydı. Önder hiçbir zaman onunla karşılıklı yemek yememiş, yemeyi de düşünmemişti. Ayrıca şu an Önder’den çok daha kötü kokuyordu. En son ne zaman duş aldığını hatırlamadığına emindi. Bu kızı hiçbir zaman kendisini ve hayatını düzene sokamayacaktı çünkü bunun için hiç çabalamıyordu. Bu yüzden de etrafında onunla beraber çalıştığından dolayı mecburiyetten muhatap olan insanlar dışında kimse yoktu. Yemeğini yerken ağzını şapırdatması Önder’in midesini bulandırmıştı.
“Nasıl gidiyor.” diye sordu. Ağzı tıka basa dolu olduğundan, sesi boğuk çıkıyordu.
“Süper.” dedi Önder, alaycı bir tavırla.
“Hı hı... Sen hep aynıydın hala da aynısın. Böyle boş işlerle uğraşmayı ne zaman bırakacaksın?”
“Boş iş mi?”
“Tabi. Bunları yapman karşılığında para alıyor musun? Karnın doyuyor mu? İhtiyaçlarını karşılayabiliyor musun? Hayır. Sadece aklını her geçen gün daha da yitiriyorsun o kadar. Para kazanamadığın her iş boş iştir.”
“Haklısın.” dedi Önder, ama bunu ona asla laf anlatamayacağını bildiğinden dolayı, kendisini yormamak için söylemişti.
“Tabi ki haklıyım. Beni hiç dinlemiyorsun ki... Elin kızından sana ne?” dedi Cansu ve ağzına koca bir ısırık daha alıp, yine boğuk bir sesle ekledi. “Başkasının dertlerinden sana ne?”
“Neden buradasın Cansu?”
Cansu durakladı ve bir şeyi hatırlamış gibi anında ona döndü.
“Evet, unutmuşum. Bir şeye ihtiyacın var mı diye bakmaya geldim.”
“İhtiyacım olan tek şey dinlenmek ve yalnız kalmak.” dedi Önder, öfkeyle.
“Biraz önce seni kabustan ben uyandırdım, hatırlatırım.” dedi Cansu, ona gücenmiş bir şekilde.
“Buradan ne zaman çıkacağım, doktorlar ne diyor?”
“Bilmem, sorarsak öğreniriz.”
Önder derin bir nefes daha aldı. Bu kez uykusu iyice dağıldığından ve kendine gelmeye başladığından, Cansu’nun ter kokusunu buram buram aldı.
“Biraz camı açar mısın?” dedi, yüzünü buruşturarak.
“Olmaz! Dışarısı buz gibi, üşütüp hasta olursun.” Cansu içini boşalttığı kese kağıdını buruşturup ayağa kalktı ve tıbbi atıklar için ayrılan kutunun içine attı. Sonra serçe parmağıyla dişlerinin arasını karıştırarak aynı anda konuşmaya devam etti. “Bir isteğin yoksa ben gidiyorum, bana ihtiyacın yok anlaşılan.”
Cansu çıkmak için hazırlanırken Önder onu durdurdu.
“Bekle, Aden’den bir haber var mı?”
“Aden mi? Şu nakil arabasından kaçan kaltak mı?”
“Evet.”
“Ben nereden bileyim, bu bizim işimiz değil.”
“Tamer bana kayıp iki kızın dosyasının tekrar açılabileceğini söylemişti. O iş ne oldu?”
“Tanık veya şahit olursa açılır demişti. Bildiğim kadarıyla böyle bir şey yok.”
“İyi ama bu çok saçma! Dosyalar açılırsa belki daha çok tanık ya da şahit ortaya çıkabilir. Belki o dönemde konuşmayan birileri fikrini değiştirip konuşabilir.”
“Savcıyla kendin konuş aşçı bey. Hadi görüşürüz.”
Cansu kapıdan çıkmak üzereyken, Önder onu tekrar durdurdu.
“Telefonunu kullanabilir miyim?”
“Kimi arayacaksın?”
“Bir arkadaşımı.”
Cansu bir süre durdu.
“Tanımadığım insanları benim telefonumdan arayamazsın, kusura bakma.” dedi ve oradan ayrıldı.

Yorumlar
Yorum Gönder