Aden'in Rüyası (Bölüm 45)


Saatler süren hapis cezasının ardından Hayal nihayet onu tuvaletten çıkarmıştı. On dakikalık kısa bir süre için banyo yapmasına izin vermiş, açlığını bastırması için birkaç lokma yedirmişti. Bu akşam her şeyin son bulacağı çok önemli bir işleri olduğunu ve gücünün yerinde olması gerektiğini söylemişti. Aden, Hayal’in neyden bahsettiğini, bu akşamki önemli işlerinin ne olduğunu deli gibi merak ediyordu ama Hayal’e hiçbir soru sorma hakkı yoktu. Hayal tek kelime bile konuşur veya soru sorarsa bunun bedelinin çok ağır olacağını söylemiş, onu şekilde bu susturmuştu. Artık o da yorulmuştu, onun da bir şeyler yapmaya veya konuşmaya takati kalmamıştı. Bu işten sıkıldığı her halinden anlaşılıyordu. Aden bu kızın amacını hala anlayamamıştı ve hiçbir zaman anlayamayacaktı. Yaptığı tek bir mantıklı şey yoktu, her şey aklın sınırlarını zorlayacak kadar tuhaf ve saçma şeylerdi. Tıpkı azılı bir katil zanlısı olarak kiliseye gitmesi gibi. Akşam yapacakları işlerinden önce arınmak ve yapacakları şey için tanrıdan af dilemek için gelmişti. Onunla ilk karşılaşmaları da bu kilisede olmuştu. O zaman yaptığı bir hatadan dolayı af dilemeye geldiğini düşünmüştü ama aksine, hatayı yapmadan önce af diliyor, sonra yapıyordu. Bu sayede tanrının, onun bu suçu neden işlediğini bildiğini ve ona bunun için izin verdiğini düşünüyordu. Bu sayede vicdanını rahatlatıyor olmalıydı. Bu da Hayal’in başka bir saçmalığıydı. Bu kız kendini kandırmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. Kilise sıralarında en arkaya oturmuşlardı. Burayı göz önünde olmamak için seçmişlerdi ama zaten kilise boştu, ikisinden başka kimse yoktu. Üstelik bugün pazardı ve pazar sabahı ayinine kimse katılmamıştı. İnsanlar artık din ile ilgili hiçbir şeyi umursamıyor, inançsız gibi yaşıyorlardı. Haftada bir gün olan ayine katılmak bile onlara zor geliyordu. İnsanlar dinden ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar azgınlaşıyorlardı. Ama bakıldığında Hayal dinine düşkündü. hatta bir suç işlemek için tanrıdan izin alacak ve her hatasında affedilmek için tanrıya yalvaracak kadar dinine ve tanrıya bağlıydı, ama bir caniydi. Bir azgın ve sapkın. Din ile alakası olmayan insanların neredeyse tamamı insanlara kibar ve nazik davranıyor, okullarına veya işlerine gidip geliyor, sıradan bir hayat yaşıyorlardı ama Hayal dinine bağlı olmasına rağmen bu sapkınlıkları yapıyordu. Şimdi asıl iyi olan hangi taraftı? Hangisi cennete girmeyi hak ediyordu? Hayal ellerini dua eden pozisyonda birleştirmiş sessizce bir şeyler mırıldanıyor, öne arkaya sallanıyor, aynı anda göz yaşı döküyordu. Aden kendi kendine onunla alay ediyordu. Hem insanları acımadan öldürüyor hem de pişmanlık duyarak ağlayıp zırlıyordu. Aden onun gösteriş yaptığını düşünecekti ki ilk karşılaştıklarında da şu anki halinde olduğunu hatırladı. O zaman henüz tanışmamalarına rağmen yine bu haldeydi, bu yaptığının gösterişle alakası yoktu. O kafadan çatlak, hasta biriydi. Biraz sonra Hayal’in dudakları ve öne arkaya sallanması hızlandı, göz yaşları daha da yoğunlaştı. Şimdi transa geçmişti. Aden onun bu haldeyken neler yapacağını bilmediğinden dolayı ona tek kelime bile etmedi. Sadece oturduğu yerde sessizce durup, Hayal’in duygu sömürüsünü tamamlanmasını bekledi. Dalgın gözlerle tam karşıya bakarken, Hayal onun bileğini kavradı ve ayağa kalktı. Aden’i kolundan çekiştirerek dışarıya çıkarıp, araca doğru götürdü. O sırada tanıdık bir yüz gördü. Okuldan bir kız kiliseye doğru ilerliyordu. Aden nihayet tanıdık birilerini gördüğü için heyecanlandı. Gözlerini kocaman açtı ve kıza odaklandı. Kız kulağına kulaklık takmış, gözlerini elindeki telefona dikmiş, ağır adımlarla kiliseye doğru ilerliyordu. Hayal, Aden’in nereye ve kime baktığını anlayınca onu aracın içine doğru itmeye çalıştı ama Aden dışarıda kalmak ve o kızın dikkatini çekmek için çabalıyordu.
“Sakın bunu aklından geçirme Aden! Eğer beni ele verirsen hem seni hem de o kızı şuracıkta öldürürüm, beni anladın mı?” diye fısıldadı Hayal, Aden’in kulağına eğilerek.
Aden yutkundu. Önce Hayal’e, sonra tekrar diğer kıza baktı. Derin bir iç çekip çaresizce araca bindi, kızın onu bir şekilde fark etmiş olması için içinden dua ediyordu. Hayal aracı çalıştırdı ve tekrar yola koyuldular. Köye dönüyorlardı, akşamki işleri için herhangi bir hazırlık yapacaklarını düşünmüştü ama böyle bir şey yapmayacaklardı. Aden dalgın gözlerle yolu seyrederken Hayal’in sesi dikkatini dağıttı.
“Merak etme Aden, bu akşam her şey bitecek.”
Aden ona bakmadı bile. Ona sorular sormak, onunla konuşmak istiyordu ama ağzını bile açamıyordu. Köye varınca Hayal’in kulübesine girdiler. Hakan amcanın evi ilerideki tepenin arkasındaydı, Aden ise buradaydı ama hiç kimsenin bundan haberi yoktu. Gerçekten de insanlar burunlarının dibindeki hiçbir şeyi görmüyorlardı. Oysaki köyde bir arama yapsalar Aden’i elleriyle koymuş gibi bulabilirlerdi, ama hiç kimse buna zahmet etmiyordu. Günün geri kalanını evde boş boş oturarak geçirmişlerdi. Aden bir ara koltuğa uzanmış, uyuklamaya başlamıştı. Hayal ise onu sert bir şekilde dürterek tekrar uyandırmıştı. Aden’i en çok yoran şeylerden biri de uykusuzluk olmuştu. Bir insana yapılacak en büyük işkencelerden biri de onu uykusuz bırakmak olabilirdi. Hayal tam olarak bunu yapıyordu. Ona, bir insana yapılacak olan en büyük işkenceyi yapıyordu ve bundan zevk alıyordu. Aden’in içtiği sigara ve yaktığı tütsülerin dumanı Aden’i daha da mayıştırıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Uykusuzluktan yanan gözleri dumanlar yüzünden yaşlar akıtmaya başlamıştı. Ama yine de bütün bunlar Hayal’in umurunda bile değildi. O kendi keyfini yapmaya devam ediyordu. Sonuçta burası onun eviydi ve istediğini yapabilirdi. Hayal bir ara odasına gitti. Aden bunu fırsat bilerek, hızlı ve sessiz adımlarla pencereye gitti. Tam perdeyi açmak üzereyken, Hayal’in sesi beyninde yankılandı.
“Hemen uzaklaş oradan!”
Aden olduğu yerde sıçrayarak elini perdeden çekti ve hızla arkasına döndü.
“Sen ne laftan anlamaz kalın kafalısın! Sana bu akşam kurtulacaksın diyorum, anlamıyor musun?” diye ekledi Hayal ve hızlı adımlarla ona yaklaşıp, tüm gücüyle suratına sert bir tokat yapıştırdı. Aden serseme döndü, bu tokadı beklemediği için dengesini kaybederek pencereye çarptı. Suratı alev alev yanıyordu. Hem korkudan ve öfkeden hem de Hayal’in attığı tokattan. Hayal onu kolundan tutup koltuklardan birine doğru itti. Aden sesini çıkarmamak, ona karşı gelmemek, bir şey söylememek için kendisini zor tutuyordu. Biraz daha sabretmeliydi, belki birkaç saat. Eğer Hayal ona yalan söylemiyorsa birkaç saat içinde her şey bitecek, Aden kurtulacaktı. Dudaklarını ısırıp yumruklarını sıktı, gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Onun bu şekilde ağlaması Hayal’i daha çok motive ediyordu. Hayal onun zayıf ve çaresiz oluşunu gördükçe onun üzerindeki hakimiyetini ve baskısını daha da artırıyordu. Aden hayatının son iki yılını toplayıp çöpe atmak istiyordu. Önce Mert sonra Hayal. Onun hayatını mahveden, gururunu ve onurunu ayaklar altına alan iki lanet olası kişi. Birinden kolayca kurtulmuştu. Suç her ne kadar onun üzerine kalsa da artık bunun bir önemi yoktu. Hayal’in elinden kurtulur kurtulmaz onu da ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktı. Ne olacağı umurunda değildi. Hayatı zaten bitmişti, bunda sonra onun hayatını mahveden insanlardan da intikamını alacaktı. En ufak fırsatta Hayal’i öldürecekti. İntihar etmek istemiş ama bunu bile becerememişti. Onun istediği şeyler olmuyorsa başkalarının da istediği şeylerin olmasına izin vermeyecekti. Hayal’in istediği onun üzerinde tam bir hakimiyet kurmaktı. Onu tamamen avucunun içine almak, ona istediği her şeyi yaptırmak, onu parmağında oynatmak istiyordu. Ama Aden bundan sonra ona istediğini asla vermeyecekti. Tabi bu lanet çöplükten kurtulabilirse. Bundan sonra Hayal onun avucunun içinde olacaktı. Aden ona hükmedecek, ona eziyet edecekti. Hayal, Aden’in bir saçmalık daha yapması ihtimaline karşı bazı eşyalarını salona getirmiş, üzerini onun gözlerini önünde değiştirmişti. Çırılçıplak soyunmaktan, bir başkasının onun bedeninin en mahrem yerlerini görmesinden bile utanç duymuyordu. Ona göre mahremiyet diye bir şey yoktu. İsteyen istediği yerine bakabilir, hatta ona istediğini yapabilirdi. Bu onun için sorun değildi. Aden onu bir kaltak olarak görüyordu. Hatta para karşılığında bedenini bile satacak kadar aşağılık olabilirdi. Hayal üzerine siyah bol pantolon, siyah bir kazak ve yine siyah bir kaban giyindi. Başını ise yalnızca gözleri görünecek şekilde siyah renkte bir şal ile kapattı. Onun bu görüntüsü Aden’e, Selim’i öldürdüğü geceki görüntüsünü hatırlattı. Yoksa bu da mı bir cinayet hazırlığıydı? Aden iyice düşündü ama onun öldürmek isteyeceği hiç kimse aklına gelmedi. İntikam alınacak yalnızca Aden’in ailesi ve Tuğra kalmıştı. Ailesinden intikamını çoktan aldığını ve onlara asla zarar vermediğini söylemişti. Geriye yalnızca Tuğra kalmıştı ama o da polis kontrolündeydi. Ona elini bile süremezdi. Peki ne olacaktı? Kimi öldürecekti? Aklına son bir kişi gelmişti, o da kendisi. Bunu düşününce tüyleri ürperdi. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Geriye ondan başkası kalmamıştı. Ama neden onu öldürecekti ki? Bunca şeyi beraber yapmışlardı. Birbirlerine itaat ettiklerini söylemişti. Üstelik Aden, Tuğra yaşadığı sürece kendisine bir şey olamayacağını düşünmüştü. Çünkü Hayal’in işlediği her cinayet, bir şekilde Aden’in üzerine kalıyordu. Onu bu şekilde rahatça kullanıyorken neden onu öldürmek istesin ki? Eğer Tuğra’ya çoktan bir şey yapmış olsaydı, onu ortadan kaldırmış olsaydı bunu ona söylerdi. Hayal sonunda hazırlandı ve Aden’e emir verdi.
“Kalk, gidiyoruz.”
Hayal kapıyı açıp dışarı çıktı ve Aden’i bekledi. Aden ağır adımlarla kapıya yaklaştı, Hayal onun bu uyuşuk haline sinirlenmiş olacak ki kolundan tutup iterek önden yürümesini söyledi. Nereye gideceğini bilmediğinden onu Hayal yönlendiriyordu. Önden yürümek onun ödünü koparıyordu, Hayal arkasından ona bir şey yapmaya kalkışsa Aden bunu fark etmeyecek ve iş işten geçmiş olacaktı. Bu yüzden sık sık arkasına dönüp ona bakıyordu, Ama Hayal, ondan neredeyse beş metre geriden yürüyordu. Acaba onu silahla vurarak mı öldürecekti? Belki en kolay ölümlerden biriydi. Bunu yaparsa eğer direk başını hedef alması için dua etti. Acı çekmeden hızlı bir şekilde ölmek... Ama tüm kurbanlarını canlı canlı parçalayan bir katilin ona acı çektirmeden, hızlı bir şekilde öldürmesi beklenemezdi. Üstelik Hayal onun yanında hazırlanmıştı, üzerinde silah falan yoktu. Peki ne olacaktı? Onu nasıl öldürecekti? İlerideki tepeye vardıklarında Aden durdu ve şaşkın gözlerle bir kendi evine, bir Hakan amcanın evine baktı. Sonra Hayal’e döndü, Hayal onu tekrar kolundan iterek kendi evine doğru yürümesini emretti. Aden gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla kendi evine doğru ilerliyordu. Evin pencerelerinden ışık yayılmıyordu. 
Ailesi muhtemelen evde değillerdi. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama uyuyacak kadar geç bir saat olduğunu sanmıyordu. Belki de evde değillerdi. Belki de sitedeki evlerine geri dönmüşlerdi. Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Sonuçta annesi onu her zaman tanrının bir cezası olarak görmüştü. Onu neden umursayacaktı ki?
Eve yaklaştıklarında Aden kendisini olabilecek her şeye hazırlamaya çalışıyordu. Hayal ona saldırırsa, ona bir şey yapmaya kalkışırsa ondan önce davranacak ve Hayal’i, hiç acımadan öldürecekti. Bunu yapacaktı. Hayal kapıyı açıp içeri girdi. Elinde anahtar yoktu, kapın yalnızca iterek açmıştı. Demek buraya daha önce gelerek bazı hazırlıklar yapmıştı. Onun mülküne izinsiz girmişti. Bu onu öfkelendirdi ama sonra bu düşüncenin ne kadar saçma olduğuna karar verdi. Bir katilin bir başkasının mülküne girmeyecek kadar saygılı davranması beklenemezdi. Aden’de onun arkasından içeri girdi. Hayal evin ışığını açtı ve kapıyı kapattı. Aden etrafa bakındı, evde hiçbir değişiklik yoktu. Buraya girmişti ama hiçbir şeyi bozmamıştı. Her şey olduğu gibi duruyordu. Hayal ağır adımlarla, Aden ve kardeşinin odasına doğru ilerlerken Aden kendisini savunmak ya da Hayal’i öldürmek için etrafta bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Bu eve fazla özen göstermediklerinden dolayı evde hiçbir üssü eşyası yoktu. Hızlıca mutfağa gitmeyi düşündü ama o sırada Hayal, odanın kapısına gelip arkasını döndü ve ona eliyle, yanına gitmesi için işaret yaptı. Aden bir süre dalgın gözlerle ona baktıktan sonra ne demek istediğini algıladı ve ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Derin derin nefes alıp veriyor, tüm bedeni korkuyla titriyordu. Oraya yaklaştığında, Hayal odanın ışığını açtı. O sırada boğuk bir inleme sesi duyuldu. Aden kapıya yaklaşıp içeri baktığında gözlerini kocaman açtı, şaşkınlıktan dili tutuldu. Odada, Aden’in yatağına elleri ve ayakları bağlı, aynı zamanda tüm gövdesi yatağa bağlanmış vaziyette yatan Tuğra vardı. Ağzını kapatan herhangi bir şey yoktu ama buna rağmen tek kelime konuşamıyor, yalnızca inleyip duruyordu. Muhtemelen bilinci yerinde değildi. Onu bir şekilde uyuşturmuş olmalıydı. Aden korkuyla Hayal’e döndü.
“Bu ne?” diye sordu, dehşet içinde.
“Son işimiz Aden. Ondan intikamını aldıktan sonra her şey son bulacak.”
O ölünce Aden de ölecekti, bunu biliyordu. Hayal yaptığı bunca şeyden sonra Aden’i asla sağ bırakmazdı. Tekrar Tuğra’ya dönerek sordu.
“Ona ne yapacaksın?”
“Ben değil Aden, biz...” diye geveledi Hayal ve odaya girip, Tuğra’nın yanına yaklaştı. “Diğerlerine ne yaptıysak ona da aynısını yapacağız.”
Aden başını hızlı bir şekilde iki yana salladı.
“Ben kimseye bir şey yapmadım, sen yaptın.”
Hayal, Tuğra’nın üzerine eğilip suratına baktı. Sonra dudağını bükerek doğruldu ve alaycı bir tavırla Aden’e baktı.
“Elbette yaptın ve yapmaya devam edeceksin ama merak etme, sana bunun son olduğunu söyledim. Ben her zaman sözümde dururum Aden.” Sonra kaşlarını çattı ve suratına dehşet verici bir ifade yerleştirerek, ağır adımlarla Aden’e yaklaştı. “Seçme şansın yok Aden. Bu alçağın sana yaptıklarını git polise anlat, bakalım ne yapacaklar... Bakalım ona ne kadar ceza verecekler. O yaptığı her şeyi itiraf etti Aden. Senin bizzat kendin gönderdiğin video ile sana şantaj yapmaya çalıştığını itiraf eden ve hiçbir sabıka kaydı bulunmayan birine mi inanacaklar, yoksa seri cinayetlerden yargılanan ve ceza evine giderken jandarmaların elinden kaçan birine mi inanacaklar?”
Aden dudağını ısırıyor, kaşlarını çatıyor, ona söylemek için bir şeyler düşünüyordu ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Hayal haklıydı, ona kimse inanmazdı ve Tuğra’nın yaptıklarını yanına kâr kalırdı. Hayal onu etkilemeye başladığını anlamış olacak ki onu tahrik etmeye devam etti.
“Sana yaptıklarını hatırla Aden! Önce Mert sonra Selim ile bu pislik... Sana ne yaptıklarını hatırla. Seni her zaman korkutup sindirerek parmaklarında oynattılar. Seni aşağıladılar, senin gururunu incittiler. Seni yerin dibine soktular...” Hayal bu kez de Aden’in etrafında bir tur atmaya başladı, aynı anda gözlerini onun üzerine kilitlemiş, konuşmaya devam ediyordu. “Onlar sana bunu yaparken sen ne yapabildin Aden? Hiçbir şey. Hem bunu defalarca yaptın... Mert, Selim İstanbul’daki kızılar... Bunu defalarca yatın ve seninle ilgili hiçbir somut kanıt bulunamadı. Seni ellerinde bir kanıt olmadığı halde hapse göndermeye çalıştılar, bunca zaman hiç yakalanmadın. Ama onlara ne olsun Aden? Tuğra sana şantaj yaptıklarını itiraf ettikten sonra ne oldu? Onu polis korumasına aldılar, onu korkuma altına aldılar Aden! Onu hem senden hem de dışarıdan gelecek olan her türlü tehlikeye karşı korudular. Ama seni kimse korumadı Aden, bütün bunları neden yaptığını sana sormadılar bile. Bu da yetmez gibi seni hiçbir kanıt olamadığı halde hapse göndermeye çalıştılar. Sence kim haklı, kim mağdur? Etrafına bir bak, haksızlığa uğrayan kim.”
Hayal bunları söyledikçe Aden’in içini büyük bir öfke kaplıyordu. Bedeni baştan aşağı titriyor, midesi yanıyordu. Mağdur olan kendisiydi, haksızlığa uğrayan da ve ona bunları yaşatan herkesten intikamını almalıydı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aden'in Rüyası (Bölüm 49)

Aden'in Rüyası (Bölüm 52)

Aden'in Rüyası (Bölüm 47)