Aden'in Rüyası (Bölüm 46)


Köy abluka altına alınmış giriş çıkışlar kapatılmıştı. Etrafta dolaşan sivil ve üniformalı memurlar, resmi ekip araçları dışında sivil polisler, keskin nişancılar ve her ihtimale karşı özel harekât ekipleri de çevreyi kuşatmıştı. Aden’in burada olduğuna emindi çünkü onun istediği buluşma saatinde, tam vaktinde gelmişlerdi. Aden’in ise bu saatten önce buraya gelip önden hazırlık yaptığına emindi. Bu yüzden onu dışarıda herhangi bir yerde değil, buluşma yerinde, yani evinde yakalayacaklardı. Önder, Melisa ile beraber sivil bir aracın içindeydi. Ayakta durmak bir yana oturmaya bile hali yoktu. Onu iki polis memuru uzun ikna çabalarının ardından zar zor yanlarına almayı kabul etmişler, araca güçlükle bindirmişlerdi. Fırat intihar girişiminin ardından hastaneye kaldırılmış ancak tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı. Onun ölümü, hele ki intihar yoluyla ölümü Aden’in de ölümü demekti. Önder bunu kafasında kesin olarak planlamıştı ve kararını vermişti. Onu öldürecekti, çünkü Fırat’ın intiharına sebep olan bizzat oydu. Fırat’ın ofisindeki eşyalarının arasında, Aden’den gönderilen bir mektup bulunmuştu. Aden mektubunda ondan sadece tek bir şey istiyordu. Fırat ya Önder ile Melisa’yı öldürecekti ya da kendisi ölecekti. Fırat ise bunu yapmaktansa intihar etmeye, kendi ölümünü kendisi gerçekleştirmeye karar vermişti. Olay gerçekleştikten sonra, Tamer’in bir telefonuyla tüm cinayet masası Önder’in evine dökülmüştü. Önder, Fırat’ın intihar ettiği tuvaletin kapısının önünde dakikalarca çaresiz bir şekilde otururken Tamer oraya gelen ekiplere yardım etmiş, ifade vermişti. Melisa’da tüm olanları unutmuş ya da unutmuş gibi yapmıştı çünkü o da Fırat’ın hastaneye kaldırılmasının ardından Önder’in yanında kalarak ona destek olmaya çalışmıştı. Sonra da bu işin bu akşam biteceğini söyleyerek onu da kontrol ve gözetim için hastaneye göndermek istemiş ancak Önder kendisi için gelen ambulansa binmek yerine, onlarla beraber bu araca binmişti. Melisa’da onu asla ikna edemeyeceğini bildiğinden dolayı, bu konuda daha fazla ısrar etmemişti. Şimdi buradaydılar ama Önder’in aklından geçenleri hiç kimse bilmiyordu. Dudaklarını ısırarak, yumruklarını sıkarak operasyonun başlamasını bekliyordu. Cinayet masasının amiri bir arabulucuyla beraber içeri girecek ve Aden’in ne istediğini öğrenmeye, onunla anlaşma yapmaya çalışacaklardı. Önder’e göre bu imkansızdı. Aden asla teslim olmayacak, asla anlaşma yapmayacaktı. Orada gerçekleşecek olan şey Aden’in polislere saldırması karşılığında öldürüleceği ya da zorla yakalanacağıydı. Ama onun ölümü bizzat Önder’in elinden olacaktı. Onu öldüremezse Aden ömrünün sonuna kadar onun zihnini asla rahat bırakmayacaktı. Tıpkı profesör gibi. Kabuslarına girecek, halüsinasyon olarak her yerde karşısına çıkacak, onun öldürdüğü insanların vicdan azabını çekecekti. Onu öldürmek istemesi kin veya nefret değildi, ondan iğreniyordu ama nefret etmiyordu. Onu yalnızca onun ortadan kalktığına, artık bu dünyada olmadığına emin olmak ve bu olayı kökten bitirmek için öldürmek istiyordu, hepsi bu. Bu gayet doğal ve insani bir istekti. Sonuçta bir arkadaşının ölümüne neden olmuştu. Melisa Önder’i burada kalması konusunda tembihledikten sora araçtan indi. Köy kısmen boşalttığından dolayı, Hakan amca ve Okan burada değildi, bu yüzden ikisi de güvendeydiler. Şoför koltuğunda oturan komiser de Melisa ile beraber araçtan indikten sonra, Önder arabada yalnız kaldı. Aden’in evi tam karşısında, birkaç metre ilerideydi. Evin ön tarafındaki pencerelerinden ışık yayılıyordu, ama arka taraflarda ne olduğunu bilmiyordu. Cinayet masası amiri kapıyı eliyle biraz iterek açtı ve başını içeri uzatıp, etrafa göz gezdirdi. Ortalığın güvenli olduğuna karar verince ağır adımlarla içeri girdi. Hemen arkasından da arabulucu girdi. Operasyon başlıyordu. Herkes teyakkuzdaydı, etraf sessizdi ve herkes dikkatini o eve vermişti. Önder etrafına bakındı, kimsenin onun bulunduğu araç ile ilgilenmediğini görünce kendisini zorlayarak, güçlükle araçtan indi. Ayakta duramıyordu, bacakları onu taşımıyordu ama Fırat’ı ve içindeki intikam isteğini düşündükçe, görünmez bir güç tarafından bedenine enerji ve güç verildiğini hissediyordu. Bu ona yerliydi. Ağır adımlarla eve doğru ilerledi. Polis kordonuna yaklaştığında üniformalı memurların engeline takıldı. Dikkat çekmek için ısrar etmedi ve geri dönüp evin arka tarafına dolanmayı denedi. Arka tarafta da bir sürü polis bekliyordu. Evi çember altına almışlardı. Buradan da hiçbir şey yapamayacağını anlayınca ön tarafa geri döndü ve polis şeridinin önünde bekleyen memurlara yaklaştı. Aden’in bizzat onu da istediğini herkes biliyordu ama Önder’in Aden’e yapabileceklerini az çok tahmin ettiklerinden dolayı buna asla izin vermiyorlardı. Önder şeridin arkasından, evin içindeki eski amirine seslendi. Henüz evin salon kısmında olduklarından sesini kolaylıkla duymuştu. Dışarı çıkıp etrafa bakındı ve Önder’i görür görmez onun yanına yaklaştı.
“Ne yapıyorsun sen? Burada olmaman gerekirdi.”
Arabulucu adam da orada yalnız kalmak istememiş olacak ki kapının önüne çıkmış amiri bekliyordu.
“Aden’in beni özellikle istediğini biliyorsun amirim, bırakın ben de gireyim.” dedi Önder, yalvarır bir tavırla. Konuşurken boğazına dikenler batıyor, gözleri doluyordu ama ağlamamak için kendisi zor tutuyordu. Ayrıca ayakta sallanıyordu. Melisa onu görünce hemen yanına yaklaştı ve kolunu sıkıca kavrayıp çekiştirmeye başladı.
“Sana arabada kalmanı söylemiştim Önder, hadi gidelim.”
Önder onu umursamadı. Yalvaran gözlerle amirine, amir de çaresiz gözlerle ona bakıyordu.
“Şu haline bak Önder. Ayakta durmaya halin yok, bu senlik bir iş değil... Hemen geldiğin yere dön.” dedi amiri, emreden bir tavırla.
“Bak amirim... Aden onunla sevgili olduğumuzu sanıyor.” Bunu söylerken Melisa’nın yanında olduğunu unutmuştu ama görünüşe bakılırsa, Melisa bu konuyu artık umursamıyordu. “Bu işi ben halledebilirim. Bir şans verin, bırakın içeri gireyim. Hem beni özellikle istedi, belki de beni göremezse orada istenmeyen bir şeyler olabilir.”
Yaşlı adam başını öne eğdi ve düşündü. Kararını vermesi fazla uzun sürmedi. Çünkü o da bu işin en kolay yoldan, bir an önce son bulmasını istiyordu.
“Tamam, gir. Ama ben ne dersem onu yapacaksın, kıza fazla yaklaşmayacaksın, onu tahrik edecek ya da sinirlendirecek bir şey söylemeyeceksin. Olabildiğince tatlı konuşmaya çalış, anladın mı?”
Önder bilinçsizce sırıttı. Tatlı konuşmak... Dünyada bu tavrı hak edecek en son kişi Aden’di. İstemeyerek de olsa bunu kabul etti ve şeridin altından geçip eve doğru yaklaştı. Kapıdan içeri girip etrafa bakındı, boştu. Muhtemelen odalardan birindeydi. Tüm odaların kapısı kapalıydı. Onun yürüyecek fazla hali olmadığından, amiri önden yürüdü. Arabulucu da onların arkalarındaydı. Amir önce bir kapıyı sonra diğer kapıyı açtı, ikisi de boştu. Sonra diğer kapıyı açtı, burası da mutfaktı ve boştu. Geriye bir tek oda kalıyordu. Muhtemelen orada olmalıydı. Aden ile Bora’nın odası. Önder ağır adımlarla oraya doğru ilerledi. Önce kulağını kapıya dayadı, içeriden herhangi bir ses duymayı bekliyordu ama hiçbir şey duyamadı. Elini kapı koluna attı ve yavaşça aşağı indirdi. Hala bir hareketlilik yoktu. Kapı kilitli değildi, kapıyı ardına kadar açıp olduğu yerde durdu. Karşılaştı manzara onu dehşete düşürdü. Ara bulucu adam bu manzarayı görür görmez, arkasına bakmadan koşarak kendisini dışarı attı. Amir ise hala Önder’in arkasında duruyor, dehşet içinde, odadaki korkunç manzaraya bakıyordu. Aden kendi yatağının yanında, ayakta duruyordu. Bir elinde kanlı bir bıçak vardı. Diğer eliyleyse, yatakta hareketsiz bir halde yatan bedenin kopmak üzere olan başını tutuyordu. Öylece durmuş onlara bakıyordu. Gözleri kocamam açılmış, şaşkınlık içerisindeydi. Ama tam olarak neye şaşırdığı belli değidli. Onları buraya kendisi çağırmıştı, bu buluşmayı kendisi ayarlamıştı ama beklenmeyen bir şey olmuş gibi şaşkındı. Önder ve amir söyleyecek bir şeyler düşünürlerken, Aden kanlı bıçağı ve saçlarından tuttuğu kafayı bıraktı. Ancak boyun fazla incelmiş olacak ki kalan et parçaları kafanın ağırlığına dayanamamış, gövdeden koparak yere düşmüştü. Kafanın yere düşerken çıkardığı boğuk ses Önder’in zihnine kazındı. Bu sesi hayatı boyunca asla unutamayacaktı. Tabi karşısındaki görüntüyü de. Aden’in üstü, suratı, yatak, zemin, duvar... Her yer kan içindeydi. Önder meslek hayatı boyunca çok sayıda vahşi cinayetleri soruşturmuş, berbat halde cesetler görünmüştü ama hiçbir zaman katili bir cinayeti işlerken iş üstünde yakalanmıştı. Bu onun ilk gerçek kabusuydu, hayatı boyunca yaşadığı tüm kötülüklerden daha çok etkileyecek olan bir kâbus, bir travma. Bunu asla atlatamayacaktı. Onun iğrenç suratına bakınca onunla yaşadığı an aklına geldi, sonra Melda’nın suratı gözlerinin önüne geldi ve o an yüzsüz gibi hiç utanmadan, onun mezarının başına gidip ondan af dilediği, yalvarıp yakardığı, ağladığı anı hatırladı. Karşısındaki bu canavar yüzünden karısının hatırasına, ona ait olan bu bedene ihanet etmişti. Ne için? Bir kaltak için. Önder ona doğru birkaç adım attı. Aden’de geriye doğru birkaç adım attı. Aden hem şaşkın hem de korkmuş gibi görünüyordu, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı ama Önder onun korktuğuna ya da pişman olduğuna asla inanmıyordu. Yalnızca duygu sömürüsü yapıyordu. Aden başını yine hızlı hızlı iki yana salladıktan sonra kendi yatağında cansız halde duran bedene, sonra da yere düşen kafasına baktı.
“Ben... Şey...” diye geveledi.
O an iki el, Önder’in omuzlarını kavradı ve kendisine doğru çevirmeye çalıştı. Ama Önder ani bir refleksle o ellerden kurtuldu ve Aden’in üzerine atladı. Onun boğazına yapışarak, tüm gücüyle sıkmaya başladı. Ondan tüm yaptıklarının intikamını almak istiyordu. Başkalarına değil, kendisine yaptıklarının. Bu konuyu artık kişiselleştirmişti, bu yüzden onu öldürmek istiyordu. Aden, Önder’in ellerinden kurtulmak için çırpınıp debelenirken, birkaç kişi de Aden’i onun ellerinden kurtarmaya çalışıyordu. Herkes bağırıp çağırıyor, birbirlerine emirler yağdırıyor, bir şeyler geveleyip duruyorlardı ama Önder bunların hiçbirini algılamıyordu. Onun şu an odaklandığı tek şey Aden’i öldürmekti. Aden’in suratı kızarmaya, alnındaki damarlar belirginleşmeye başladı. Bir insanı boğarak öldürmek epey zor bir işti. Bir süre daha bu şekilde kalırsa onu öldürecekti. Ama buna izin verilmedi, sonunda Aden’i onun elinden kurtarmayı başardılar. Aden yere yığıldı, birileri onu kendine getirmeye çalıştı. Ardından ters kelepçe ile apar topar dışarı çıkarıldı. Amir, Aden buradan uzaklaşana kadar Önder’in yanından ayrılmadı, onu zapt etmeye çalışıyordu. Önder derin derin nefes alıp vererek kendisini yere bıraktı ve daha fazla dayanamayıp hıçkırıklara boğuldu. Her şey çok hızlı olmuştu, hiçbir şey anlamamıştı. Bu işin bu kadar kısa sürede biteceğini, Aden’in bu şekilde yakalanacağını asla tahmin etmemişti. Onu resmen iş üstünde yakalamışlardı. Ama Önder’in hala anlamadığı bir şey vardı. Buluşmayı, Aden kendisi ayarlamıştı. Saati kendisi belirlemişti ama onları gördüğünde tuhaf bir şekilde şaşkına dönmüştü.
Muhtemelen yine neler yaptığını hatırlamayacak, tüm bunları kendisinin yapmadığını söyleyecek ve ortada olmayan, tamamen kendi hayal ürünü olan kızdan bahsedip her şeyi onun üzerine yıkacaktı. Ama bu kez yağacağı hiçbir savunma onu kurtaramayacaktı. Bu kez olmayacaktı çünkü her şey ortadaydı. Onu, Tuğra’nın başını koparırken yakalamışlardı, daha ne olabilirdi? Olay yeri inceleme ekipleri eve doluşurken, Önder’de amirle beraber dışarı çıktı. Melisa onu, buraya geldikleri araca bindirdi. Tamer de yanlarındaydı, aracı kullanan diğer komiser de. Oradan uzaklaşmaya başladıklarında, yanında oturan Melisa’nın ağladığını duyabiliyordu. Tamer’de ön yolcu koltuğundan ara sıra arkaya dönüp Önder’e bakıyor, iyi olup olmadığını kontrol ediyordu. Beraber emniyete gittiler. Ortalık karma karışıktı. Nereden haber aldıkları belli olmayan gazeteciler, muhabir ve kameramanlar emniyetin önüne dökülmüştü. Neyse ki şimdilik olay yeri hakkında bilgileri yoktu. Üniformalı memurlar gazetecileri sakinleştirmeye, beklememeleri içi ikna etmeye çalışıyorlardı. Aynı kargaşa içeri de vardı. Telefonlar neredeyse susmuyordu, biri kapanıyor diğeri çalıyordu. Herkes telefonlara yetişmeye çalışıyordu. Melisa onları toplantı odasına götürdü ve kapıyı kapattı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, ağlamaktan helak olmuştu ama yine de dik durmaya çalışıyordu. Tamer de yanlarına geldiğinde diğer komiser, ilgilenmesi gereken şeyler olduğunu söyleyerek onların yanından ayrıldı.
“Bu nasıl oldu?” diye sordu melisa, uyuşuk bir sesle.
“Hangisi?” diye sordu Tamer. Önder’in konuşacak hali yoktu, konuşacak bir şeyi de...
“Fırat... Nasıl? Bunu nasıl yaptı?”
“Bilmiyorum. Sadece bir ses duyduk ve oraya gittiğimde... Öyle işte... Yerde kanlar vardı, başka bir şey görmedik.”
“İyi ama hiçbir şey anlamadınız mı? Halinden, tavrından şüphelenmediniz mi? Bunu durduk yere yapmış olamaz ya... İllaki bir şeyler belli etmiştir.”
Tamer, Önder’e baktı. Önder ise başını öne eğmiş, hiç hareket etmeden öylece düşüncelere dalmıştı. Önder ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı ama onun böyle bir şey yapacağı nereden aklına gelebilirdi ki? Kendi canına kıyacağını nasıl düşünebilir, bunu nasıl anlayabilirdi? Ama yine de Fırat hareketleriyle, boncuk boncuk terlemesiyle bir şeyleri göstermişti, bir şeyler anlatmıştı. Önder onun üzerine daha çok gitseydi, onu konuşturmayı, derdini anlamayı başarabilseydi böyle bir şey olmazdı. Belki sorunu çözerler, Aden yine yakalanır ve herkes hayatta oldurdu. Önder, Fırat’ın derdini anlamadığı için kendisini suçluyordu. Bu yüzden kendisini asla affetmeyecekti. Sonuçta o arkadaşıydı, ters giden bir şey olduğunda anlamalıydı.
“Keşke bunu bize anlatsaydı... Keşke bize bir şeyler söyleseydi.” diye devam etti Melisa. “O zaman önlemimizi ona göre alırdık, o bize hiçbir şey yapamazdı ama şimdi istediğini elde etti. Her zaman olduğu gibi... Yine onun istediği oldu.”
Kısa süren sessizliği Tamer bozdu.
“Onun İstanbul’daki cinayeti ve kayıp olan diğer iki kızla ilgili elimden geleni yapacağım. Gerekirse savcıyla bizzat görüşeceğim. O davalar tekrar açılırsa, Aden’in buradaki işlediği suçlarla ilişkilendirilirse dosyalar birleşir ve seri cinayetten yargılanır.”
Seri cinayet... Bundan yargılanması için o dosyalara gerek yoktu. Burada zaten üç kişiyi öldürmüştü. Zaten seri cinayetlerden yargılanacaktı ama ne kadar çok suçu ortaya çıkarsa, toplumun gözünde o kadar adi bir insan olarak tanınır, o kadar nefret edilirdi. Önder gibi... Artık ondan nefret ediyordu. Melisa, Tamer’e cevap vermek üzereyken kapı açıldı ve biraz önce yanlarından ayrılan komiser kapıda göründü. Önder onu tanımıyordu, muhtemelen kendisinden sonra gelen bir komiserdi.
“Hadi Melisa, Aden’in sorgusuna başlayacağız.” dedi, donuk bir sesle.
Melisa kısa bir süre kendisini tuttuktan sonra hıçkırıklara boğuldu.
“O kaltağın sorgusuna falan girmek istemiyorum! Onun yüzünü görmek istemiyorum!” dedi, göz yaşları arasında.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aden'in Rüyası (Bölüm 49)

Aden'in Rüyası (Bölüm 52)

Aden'in Rüyası (Bölüm 47)