Aden'in Rüyası (Bölüm 48)

Tüm o korkunç olayların üzerinden bir hafta geçmişti. Fırat’ın cenazesi defnedilmişti. Aden hızlı bir mahkeme sürecinden geçerek, yalnızca Tuğra’nın cinayetinden planlayarak ve vahşice cinayet işlemekten ağırlaştırılmış müebbet cezası almıştı. Diğer cinayet davalarının ve kayıp iki kızın vakasının ise Aden ile ilişkilendirilmesi bekleniyordu. Ayrıca Fırat’ın intiharından, detaylı incelemelerin ardından ceza alacaktı. En azıdan bir ağırlaştırılmış müebbet kadar hapiste kalacaktı. Tamer burada yaşadığı korkunç olaylardan sonra tekrar İstanbul’a dönmüş, diğer kayıp kızların ve dairesinde öldürülen kızın cinayetiyle ilgili savcı ile bizzat görüşme yapmış ve Aden ile bağlantısı olduğuna dair herhangi bir kanıt olamadığı halde dosyaların tekrar açılmasını sağlamıştı. Cinayete kurban giden kızın cenazesi zaten defnedilmişti ve otopsi sırasında, bedeninde bulunan birçok DNA ve diğer kanıtlar toplanmıştı. Şimdi geriye o DNA izlerinin, Aden’in DNA’sıyla karşılaştırılması kalmıştı. Kayıp kızlarla ilgili yapılan yüzeysel araştırmalarda ise kızların ikisinin de kayboldukları günden itibaren herhangi bir kimlik hareketleri ve yaşadıklarına dair hiçbir belirtti olmadığı anlaşılmıştı. Şimdi geriye o kızların da Aden ile olan bağlantısının araştırılması kalıyordu. Önder bir hafta boyunca kendisini evine kapatmış, tuvalet ihtiyacı dışında evden hiç çıkmamıştı. Fırat’ın intihar ettiği yeri, tuvaleti hiç kullanmıyordu. Tuvalete gitmesi gerektiğinde sokağın başındaki bakkalın tuvaletini kullanıyordu, bakkalın sahibi de orada olan olaydan haberdar olduğundan, Önder’e istediği zaman gelebileceğini söylüyordu. Ara sıra Melisa market alışverişi yapıp ona bir şeyler getiriyor, durumunu kontrol edip geri gidiyordu. Okan kendisine gelen nottan sonra Hakan amca ile beraber bir süre köyden ayrılmış, Aden’in hapse gönderildiğini öğrenince evlerine geri dönmüşlerdi. Okan hâlâ kendisine gelen notta ne yazdığını söylemiyordu, ama Aden’in hem evindeki hem de sitedeki evine gittiğini kabul ediyordu. Mektupta yazanları söylemediğine göre kendisini de zan altında bırakacak bir şeyler olmalıydı. Melisa, Aden’in ifadesinden ona bazı şeyler anlatmıştı. Aden kendi evlerine yakın bir yerde yaşayan bir kızdan bahsetmiş, ancak köyde daha önceden yapılan incelemelerde evin bir harabe olduğunu görmüşlerdi. Aden yine yalan söylemişti. Tüm bu cinayetleri işleyen bizzat kendisiydi. Bunu üzerinden atmak için kafasında bir şeyler kurmuş, hayalinde bir kız yaratmış ve tüm suçları o kıza atmıştı. Bulunmasın diye verilen bir eşkale sahip olan, kısa siyah saçlı, genç bir kız. Önder’e bu saçma bilgiyi verdiği yetmez gibi bir de polislere yaşadığı evi söylemişti. Önder’in kafasını karıştıran şey ise Aden’in o evin inceleneceğini bilmesine rağmen polislere böyle bir şey söylemesi ve tüm cinayetleri inkâr etmesine rağmen, Tuğra’yı kendisinin öldürdüğünü kabul etmezdi. Sonuçta her şeye bir bahanesi vardı, isteseydi buna da bir bahane uydurabilirdi ama yapmamıştı. Önder onun bahsettiği eve gitmeyi çok istiyordu ama cesaret edemiyordu. Koltukta iki büklüm oturmuş, düşüncelere dalmıştı ki kapı çaldı. Yine Melisa gelmişti. Bir süre o şekilde bekledikten sonra ağır ağır oturduğu yerden kalkıp kapıya gitti. Melisa ellerinde market poşetleriyle karşısında duruyordu. Önder onu içeri alıp kapıyı kapattı. Melisa’nın bir yandan da heyecanlı bir hali vardı. Poşetlerle beraber mutfağa gidip aldıklarını yerleştirdikten sonra, ikisine birer tane kahve yaptı. Saat akşamın dokuzuydu ama Önder geceleri kâbuslardan, sıkıntıdan ve zihnindeki düşünce çöplüğünden dolayı uyuyamadığından kahve içmesinde bir sorun yoktu. Koltuğa, Önder’in yanına oturup fincanları orta sehpanın üzerine bıraktı.
“Borcumu ödeyeceğim, işe döner dönmez.” diye geveledi Önder.
“Bırak şimdi borcu... Sana müthiş bir haberim var, bir de garip bir haber.”
“Neymiş?”
“Adli tıptan rapor geldi. Selim’den, Tuğra’dan, Mert’ten ve İstanbul’daki fahişenin cesedinden alınan yabancı DNA örnekleri vardı ya... Hepsi Aden’in DNA’sıyla birebir uyumlu çıktı.”
Önder şaşkınlıkla Melisa’ya döndü, bu habere sevinmeli miydi üzülmeli miydi? Hiçbir şey hissedemiyordu, sadece midesi yanıyordu.
“Birebir aynı.” diyerek, devam etti Melisa. “Yani İstanbul’daki kızı öldüren de oymuş. Selim ve Mert’i de... Savcı raporları inceledikten sonra mahkemeye başvuracak, diğer cinayetler için de ağırlaştırılmış müebbet isteyecek. Yani Aden hapiste ölecek.”
Önder başını öne eğip bir süre o şekilde durdu. Sevinmeye çalışıyordu ama sevinemiyordu, arkadaşı onun yüzden ölmüştü ve şimdilik onunla ilgili herhangi bir karar çıkmamıştı. Bir polisin ölümüne neden olmaktan da ağır bir ceza almalıydı. Fırat olmadıktan sonra alacağı hiçbir haber onu tatmin etmeyecekti. Fırat’ın bu haberi duymasını ve huzura kavuşmasını çok isterdi. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı davanın iyi bir sonuca kavuştuğunu, Aden’in hapiste öleceğini duymasını çok isterdi.
“Diğer haberin ne?” diye sordu Önder.
“Biraz tuhaf. Aden’in hem merkeze hem de Fırat’a gönderdiği mektuplardaki el yazıları Aden’in el yazılarına çok benziyor ama aynı değil. El yazmaları eşleşmedi. Yazı yazarken kullanmadığı eliyle yazmış gibi de değil, yani tuhaf. Hem aynı hem farklı.”
“Belki iki elini de kullanıyordur, nadiren de olsa iki eliyle yazı yazan insanlar var.” diyerek, fikir yürüttü Önder.
“Hayır. Aden’in tüm okul kitapları ve defterleri incelendi. Mektuplardaki el yazısına uygun hiçbir yazı bulunamadı. Ayrıca mektupların üzerindeki parmak izleri sadece mektupları alan kişilere ait. Yani kağıtlara parmak izi bırakmamış. Anlamıyorum. Bir yandan bu kadar titiz hareket ederken diğer yandan cesetlere özellikle DNA’sını bırakması çok anlamsız.”
Önder yine düşüncelere daldı. Bunun için şimdilik hiçbir açıklamaları yoktu, Aden konuşup tüm detayları anlatana kadar da bu tamamen sır olarak kalacaktı.
“Aden bahsettiği kızla köye giderken, bir benzinliğe uğradıklarını söylemiş, öyle değil mi? Ayrıca bir de kiliseye gitmişler, onun dediğine göre yani. O görüntüler incelendi mi?”
“Hayır, bahsettiği ev tamamen harabe çıktı. Savcı bunu yapmaya gerek duymadı. Köye başka bir taraftan girdiklerini söylemiş. Ormanlık bir alandan. Bunu araştıramadık çünkü üç gün boyunca sağanak yağdı, varsa bile tüm izleri silmiş. Ayrıca bahsettiği bölge hiçbir köylü tarafından kullanılmıyormuş. Yani eğer yağmur yağmasaydı izleri kolayca bulabilirdik.”
“O kameraların incelenmesini isteseniz.” diyerek, fikir yürüttü Önder.
Melisa başını yana eğip gözlerini devirdi.
“Ne demeye çalışıyorsun? Anlamadım.”
Önder ellerini iki yana açarak derin bir iç çekti. O pisliği savunuyormuş gibi görünmekten çekiniyordu.
“Yani ne bileyim... Bazı tutarsızlıklar yok mu sence? Ters olan bir şey.”
Melisa duruşunu dikleştirip Önder’e daha da dikkat kesildi.
“Sana DNA izlerinin Aden’inkilerle eşleştiğini söylüyorum Önder! Senin aklın yerinde mi?”
“Beni yanlış analdın, ben sadece demek istiyorum ki... Yani Aden’in tüm ifadelerini bir araya toplarsak...”
“Yeter Önder!” diyerek, onun sözünü kesti Melisa ve iki elini kaldırıp dur işareti yaptı. “Gerçekten yeter. Sevgilin tutuklandı ve hapiste çürüyecek, senin adına üzgünüm.” Sonra hızla ayağa kalktı ve çantasını alıp kapıya doğru ilerledi. Önder’de onun peşinden giderek durdurmaya çalıştı.
“Şu an saçmalıyorsun Melisa, sana burada mantıklı bir şey anlatmaya çalışıyorum.”
Melisa ona dönüp, işaret parmağını burnuna dayadı ve ateş püsküren gözlerle ona bakarak karşılık verdi.
“Biraz mantıklı olsaydın arkadaşımızın ölümüne sebep olan o orospuyu savunmaya devam etmezdin.”
Melisa, onun başka bir şey söylemesine fırsat bırakmadan arkasını dönüp, koşar adımlarla merdivenlerden inerek gözden kayboldu. Tüm gece içi içini yedi. Dayanılmaz bir dürtü hissediyordu, o eve gitmek istiyordu. Melisa’nın gitmesinin üzerinden epey zaman geçmişti. Daha fazla dayanamadı ve evden çıkıp, hâlâ teslim etmediği kiralık aracına binip yola koyuldu. Köye yaklaştığında içindeki dürtü ve tuhaf hisler daha da şiddetlendi. Önce Aden’in köye girdiklerini söylediği yola girdi. Etrafa bakındı ama zifiri karanlıktan dolayı hiçbir şey göremedi. Sonra geri dönüp her zaman kullandığı yoldan köye girdi. Hakan amcanın evinin önünden geçemeye gayret gösterdi. Okan ile ilgili yaptıklarından dolayı şu an onlarla konuşmaya yüzü yoktu. Aden’in bahsettiği tepeye doğru ilerledi ve tepenin arka tarafına geçti. İleride, karanlığın içine gömülü, hayalet bir ev vardı. Eve yaklaştığında, aracın farlarından gördüğü kadarıyla tam da Melisa’nın dediği gibi harabe bir evdi. Burada yıllarca yaşamayan birileri olduğu gayet açtı. Aracın farlarını ve motorunu çalışır vaziyette bırakıp aşağı indi. Sonra bagajda bulunan ve araca ait olan alet çantasının içinden bir el feneri buldu. Aracın farları yalnızca evin dışını aydınlatıyordu, içini görebilmek için bir fenere ihtiyacı vardı. Feneri açıp eve yaklaştı, kapıyı parmağının ucuyla hafif bir şekilde itti, kapı gıcırdayarak açıldı. Feneri içeri tuttu. Bir süre orada durup, derin derin nefes alıp vererek cesaretini toplamaya çalıştı. Gecenin bu saatinde köy yerinde, metruk bir eve girmek büyük cesaret isterdi. Önder’de o cesaret yoktu, ama yine de içindeki dürtüyü dinleyerek kendisini zorladı ve içeriye doğru birkaç adım attı. Fenerin ışığını etrafta gezdirdi. Burası evin salon kısmı olmalıydı ama tamamen boştu. Eski bile olsa hiçbir eşya yoktu. Bir zamanlar burada yaşayanlar tüm eşyalarını toplayıp gitmiş olmalıydılar. Evin dışını kaplayan kuru sarmaşıklar, burada da birkaç yerde göze çarpıyordu. Ev ahşap olduğundan ve duvarlarda kısmen yarıklar olduğundan, evin içinde de bitkiler yetişmeye başlamıştı. Ölü hayvanlar görmeyi beklemişti ama hiçbir şey yoktu. Yalnızca ölü sarmaşıklar, tavandan sarkan birkaç örümcek ağı ve zemindeki toz toprak, hepsi bu kadardı. Bir de yoğun, tuhaf bir koku. Yanık kokusuna benzer bir kokuydu. Köyün bazı çocukları, ailelerinden gizlice sigara içmek için burayı kullanıyor olmalıydılar ve yakın zamanda birileri burada sigara içmişti. Koku taze değildi ama sanki eve komple sinmişti. Bir de ekşimsi bir koku duyuluyordu, kötü değildi ama tarif edilmesi zor bir kokuydu. Ölüm kokusunu biliyordu, bu yüzden evin herhangi bir yerinde bir hayvan leşi olduğunu sanmıyordu. Kapısı açık olan odaların önüne gelip feneri kapılardan içeri tuttu. Oralara girmeyecekti, yalnızca kapıdan bakacak ve bu ürkütücü yerden çıkıp gidecekti. Tam o sırada bir kapı gıcırtısı, ardından da bir kadın sesi duydu.
“Ne bulmayı umuyorsun?”
Önder korkuyla arkasını döndü ve feneri sesin geldiği yöne, evin giriş kapısına doğru tutu. Kapıda bir hayaleti andıran, siyah giyimli biri vardı. Sesinden kadın olduğunu anlamıştı ama yüzünü net olarak göremiyordu.
“Efendim?” diye sordu Önder, kekeleyerek. Ortam zaten yeterince ürkütücüyken, bir de arkasından sinsice birinin gelmesi onun ödünü koparmıştı.
“Burada ne bulmayı umuyorsun?” diye tekrarladı kadın.
“Şey... Hiçbir şey... Öylesine bakıyorum.”
“Sen polis misin?”
“Burada olan olayı duymuşsunuzdur, bu köyde mi yaşıyorsunuz?”
“Evet, burada yaşıyorum. Her şeyden haberim var.”
Önder yutkundu ve kapıya doğru ilerledi. Buradan bir an önce çıkmak istiyordu. Kapıya yaklaşınca onun genç bir kız olduğunu anladığı. Kız kenara çekilip ona yol verdi. Ama oradan uzaklaşmadı, hâlâ olduğu yerde duruyordu.
“Ben sadece... Aden bu evde birinin yaşadığından bahsetmiş, ben de gelip görmek istedim.”
“Biri yaşıyor muymuş?” diye sordu genç kız. Önder fenerini kapatmış, aracına doğru ilerlerken durdu ve genç kıza baktı. Orta boylu, zayıf, güzel bir kızdı. Üzerine giydiği siyah kabanı sayesinde karanlıkla bütünleşiyordu. Saçlarını arkadan toplamış, zarif yüz hatlarını sergiliyordu.
“Görünüşe göre hayır.” dedi Önder ve güçlükle gülümseyerek aracına bindi. Aracıyla geri geri giderken, genç kız hâlâ ona bakıyordu. Burayı kendi gözleriyle görmek onu biraz olsun rahatlatmıştı. En azıdan Aden’in gerçekten yalan söylediğine artık emin olmuştu. O harabede yaşayan kimse yoktu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aden'in Rüyası (Bölüm 49)

Aden'in Rüyası (Bölüm 52)

Aden'in Rüyası (Bölüm 47)