Aden'in Rüyası (Bölüm 50)
Kahvaltı için kendisine dışarıdan bir şeyler aldı ve eve döndü. Öğlen olmuştu ama o hâlâ kahvaltısını yapmamıştı. Bütün düzeni alt üst olmuştu. Uykuları kaçıyor, midesi doğru düzgün yemek almıyordu. Zaman kavramını da yitirmişti. Ancak sabaha doğru uykuya dalabiliyor, öğlende ise zar zor uyanabiliyordu. Bu onun psikolojisini de kötü etkiliyordu. Huzursuz ve sıkıntılıydı ama bunu düzeltmek elinde değildi. Ne zaman hayatını düzene sokmaya kalkışsa başka bir sorun çıkıyordu. Evet, bazen bu sorunlara kendi isteğiyle bulaşıyordu ama devamında olan bazı şeyler onun hatası değildi. Mesela Fırat’ın intihar etmesi onun hatası değildi. Her ne kadar Fırat bu konu hakkında konuşmamayı tercih etmiş, sırf Önder’i ve Melisa’yı öldürmemek için intihar etmiş olsa da Önder karısının ardından bir de arkadaşının ölümünden kendisini sorumlu tutamazdı. Aksi halde bu vicdan azabıyla yaşayamazdı. Bu yüzden kendisini kandırmayı ve işin içinden sıyrılmayı tercih ediyordu. Bu olayda tek bir suçlu vardı, o da Aden idi. Önder bu sorumluluktan ne kadar kaçarsa, vicdan azabını bastırmak için ne kadar çabalarsa duyguları o kadar baskın çıkıyor, o kadar çok kâbus görüyor, o kadar çok suçluluk hissediyordu. Bunlardan kurtulamayacağını biliyordu, en azından acısını hafifletmeye çalışıyordu. Televizyonun karşısına oturup bir haber kanalı buldu. Sesini kapattı, yalnızca görüntüleri seyrediyordu, diğer yandan da poğaçalarını ve meyve suyunu poşetten çıkarıp yemeye başladı. Ekranda İsrail’in Filistin’e yaptığı zulmü, ölen yakınlarının kefenlenmiş cesetlerine sarılan insanları, yaralı halde hüngür hüngür ağlayan çocukları ve bebekleri seyrederken gözleri doldu. Bu görüntüleri seyrettikçe kendi derdinin aslında ne kadar küçük olduğunu düşünüp, kendi haline isyan ettiği için vicdan azabı çekiyordu. Açıktan ölen insanları gördükçe yediği bir parça yemeği bile hak etmediğini düşünüyordu. Görüntülere daldığı sırada telefonu çaldı. Gözlerini televizyon ekranından ayırmadan telefonu cevapladı. Melisa’nın sesi duyuldu.
“Alo... Ne yapıyorsun?”
“Yemek yiyorum.”
“Şey... Aden’in annesi seninle görüşmek istiyormuş, bir konu hakkında konuşacakmış.”
Önder bunu duyunca öfkelendi. Bir caninin annesiyle konulacak hiçbir şeyi yoktu ama sonra düşüncesini değiştirdi. Sonuçta suç kişiseldi ve suçu işleyen kişinin ailesi bunlardan sorumlu olmamalıydı.
“Ne konuşacakmış?” diye sordu Önder, soğuk bir tavırla.
“Bilmiyorum, sadece seninle konuşmak istiyor. Evinin adresini vereyim mi?”
Önder şaşırdı. Evine kadar gelmek ve özel olarak görüşmek istediğine göre konuşmak istediği konu epey önemli olmalıydı.
“Olur, ver. Bekliyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Kadın buraya gelene kadar konu hakkında tahminlerde bulunmaya çalıştı ama aklına pek fazla bir şey gelmedi. Bunu ancak o konuşmaya başlayınca öğrenecekti. Kapı çaldığında heyecanla yerinden fırladı. Kapıyı açtığında, karşısında bıkkın ve yorgun bir halde olan Şermin’i gördü. Kadın bakımsızlıktan dolayı neredeyse tanınmayacak hale gelmişti. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, gözlerinin altı ise şişmişti. Yüzü de bembeyazdı. Kızının durumunu bildiği halde onun için bu kadar üzülmesi Önder’e çok saçma gelmişti. Ama sonuçta onun evladıydı. Kim olursa olsun, ne olursa olsun herkes bir şekilde çocuğunu korumaya çalışırdı.
“Girebilir miyim?” diye sordu Şermin, titreyen sesle.
Önder cevap olarak kapıyı ardına kadar açtı ve içeri girmesi için kenara çekildi. Kadın ağır adımlarla içeri girip, Önder’in ona yolu göstermesi için koridorun ortasında bekledi. Önder salona geçerken Şermin’de onu takip etti. İkisi de birer koltuğa oturdu. Şermin kamburunu çıkarmış, ellerini kucağında birleştirmiş, çaresizce başını öne eğmişti. Önder onun haline bakarak konuşacağı konunun hiç iyi bir şey olmadığını anlamaya başladı.
“Benimle ne konuşacaksınız?” diye sordu Önder. Kadın bir süre daha başı önde bekledikten sonra, burnunu çekerek elinin tersiyle göz yaşlarını sildi. Sonra derin bir nefes alıp başını kaldırdı. Önder’e baktı ama çok kısa bir bakıştı bu. Gözlerini ondan tekrar kaçırdı.
“Bunu polislere rahat bir şekilde anlatamayacağım için ilk önce sizinle konuşmak istedim.”
“Neyi?” diye sordu Önder merakla.
Kadın tekrar Önder’e baktı.
“Bu iş henüz bitmedi.” dedi, kendinden emin bir şekilde.
Önder kaşlarını çattı.
“Anlamadım, hangi iş?”
“Bu iş işte... Bu cinayetler, bu intikam... Bunlar bitmedi.”
Önder dudağını bükerek ellerini iki yana açtı.
“Bence bitti. Aden istediği herkesten intikamını aldı. Bir polisten bile. Ayrıca artık hapiste. Bunun sizin için zor olduğunu biliyorum ama herkes yaptığının karşılığını bir şekilde almalı.”
Kadın başını ağır ağır iki yana salladı.
“Hayır, hiçbir şey bilmiyorsunuz. Aden kimseden intikam almadı. Ayrıca antikam alınacak kişiler şimdiye kadar ölen kişiler değil.”
“Ne demeye çalışıyorsunuz, biraz açık konuşur musunuz?”
Kadın tekrar başını öne eğildi, tekrar elinin tersiyle göz yaşını sildi ve başını kaldırıp güçlükle Önder’e baktı.
“İntikam alan kişi Aden değil. İntikam alınmak istenen kişi benim, ben ve...” Şermin sustu. Önder onun sessizliğine sessizlikle karşılık verdi. Şermin, Önder’in karşılık vermediğini görünce devam etti.
“Ben Levent ile evlenmeden önce başkasıyla nişanlanmıştım. Sonra nişanımı attım ve birkaç gün sonra Levent ile evlendim. Aslında o kişiyle nişanlıyken Levent ile görüşüyordum. Levent ile evlenirken de hamileydim.”
“Yani başkasıyla nişanlıyken Levent’ten hamile mi kaldınız?” diye sordu Önder, şaşkınlıkla.
“Hayır, nişanlımdan hamileydim.”
“Yani Aden’inin babası Levent değil mi?”
“Hayır.”
Önder başını öne eğdi, yutkundu ve kadını uyandırmamak için gayret göstererek sorularına devam etti.
“Peki eşiniz bunu biliyor mu?”
“Hayır.”
“Eski nişanlınız? Onunla hiç görüştünüz mü, onun haberi var mı?”
Şermin gözünün ucuyla Önder’e baktı. Sonra gözlerini ondan tekrar kaçırdı.
“Okan... Eski nişanlım, Aden’in babası...”
Önder aniden geriye yaslandı ve Şermin’i baştan aşağı süzdü. Onunla alay edip etmediğini, doğruyu söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu. Ama şu an o kadar büyük bir şaşkınlık içerisindeydi ki bunu anlaması neredeyse imkânsızdı.
“Okan... Köyde yaşayan Hakan amcanın oğlu Okan, öyle mi?” diyerek, duyduklarını teyit etmeye çalıştı Önder.
Şermin sadece başını sallamakla yetindi. Önder’in aklına, Okan’ı köydeki o evden çıkarken gördüğü an geldi. Sonra da hem köydeki evin arka kapısının etrafında hem de sitedeki evlerinde Okan’ın parmak izlerinin bulunduğunu hatırladı. Şimdi her şey yerine oturuyordu. Herkes onun Aden ile görüştüğünü düşünürlerken aslında Şermin ile görüşüyordu, ayrıca Aden’in de öz babasıydı.
“Onunla görüşüyordunuz, öyle değil mi?” diye sordu Önder, donuk sesle.
“Evet, Aden’i biliyordu. Onun için görüşüyorduk, Aden’i görmeye geliyordu, geceleri o uyurken... Sonuçta onun babası ama bunu kimseye asla söyleyemezdim.”
“Ondan neden ayrıldınız?”
“O... O köye yerleşeceğini söylemişti, babasına bakmak için. Ben de cahil zamanımdaydım, anlıyor musunuz? Gözüm yükseklerdeydi, bunu asla kabul etmeyeceğimi söyledim. Bu yüzden ayrıldık.”
Önder bu hikâyeyi daha önce Okan’dan dinlemişti, demek bahsettiği kadın Şermin’di.
“Peki şimdi neden anlatıyorsunuz, ne değişti?” diye sordu Önder, merakla.
Şermin başını yukarı kaldırıp derin bir iç çekti, sonra yutkundu.
“Olanları görmüyor musunuz? Bütün bunlar benim yüzümden oluyor. Aden benim yüzümden bu halde geldi, benim yüzümden... Şu an belki de hiç işlemediği suçlardan dolayı hapiste. Onun için bir şey yapmadım çünkü... Çünkü onu kurtarmaya çalışsaydım eğer Aden’i öldürecekti, onu da diğerleri gibi parçalayacaktı. Ben yaptıklarımın cezasını çekiyorum, o benden intikam alıyor. Benden ve Okan’dan, anlıyor musunuz? Tanrı beni cezalandırıyor. Tanrı yaptıklarımdan dolayı beni bu şekilde cezalandırıyor. İlk başta bunun için Aden’i kullandığını düşünmüştüm, ama aslında kullandığı Aden değilmiş.” Şermin hıçkırıklara boğuldu. Hüngür hüngür ağlıyor, bir şeyler geveliyordu ama konuştukları anlaşılmıyordu. Önder afallamıştı. Ona ne söyleyeceğini, nasıl teselli edeceğini bilmiyordu. Ama Şermin Bizden intikam alıyor derken, kimden bahsettiğini hâlâ anlayamamıştı.
“Bunların intikamını almaya çalışan kişi kim? Bir fikriniz var mı? Bütün bunları yapanın sizi yakından tanıyan birileri olması gerekir.”
Şermin bir süre daha göz yazı döktükten sonra, birkaç derin nefes aldı. Kendisini toparlamaya çalışarak devam etti.
“Levent ile ben henüz çok gençtik, ikimiz de bir aile kuracak bilinçte değildik. Çocuklarımı doğurduğumda bunu asla yapmayacağımıza karar verdik.”
“Çocuklar?”
“İkiz bebeklere hamileydim, Aden ve diğer bebek. Çift yumurta ikizleri.” Şermin yeniden ağlamaya başladığında, Önder şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu. Mert’in bilgisayar şifresi, Aden ve diğeri... Hiçbir şey söylemeden Şermin’in konuşmasını bekledi.
“İçlerinden birine bakamayacağımıza karar verdik, aralarında kura çektik ve birini, bir çöp konteynırına bıraktık. Doğumdan dört gün sonra... Bunu yaptıktan ertesi gün de televizyonda onunla ilgili bir haber izledik. Meğer çöp arabası onu alıp çöplerin toplandığı araziye bırakmış. Bebeği orada, çöplerin içinde ağlama seslerini duyan bir görevli bulmuş. Sonra devlet korumasına alınmış. Bunu duyduğumda çok büyük vicdan azabı çektim ama ne yapabilirdim? İkiz bebeklere nasıl bakabilirdim? Daha on dokuz yaşımdaydım.”
Şermin’in ağlaması şiddetlendikçe, şimdiye kadar yaşananlar Önder’in gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıp geçiyordu. Öldürülen ve kaybolan hamile kadınlar, zorla doğurtulmuş ölü fetüsler ve yanlarına bırakılan oyuncak bebekler. Bu bebekler fetüsleri ikiz olarak mı tamamlıyordu? Yoksa çöpe atılan, istenmeyen bebeği objeleştiren bir senaryoyu mu canlandırıyordu? Buna emin olamasa da bir şeye artık emindi. Tüm bu cinayetleri işleyen kişi Şermin’in ve kocasının çöpe bıraktıkları bebekleriydi. Ya da onun intikamını almaya çalışan başka birisi. Ama konunun o bebekle ilgili olduğuna kesinlikle emindi.
“Bunları o yapıyor. Tanrım! Benden intikam alıyor, benden ve Okan’dan...” diye ekledi Şermin, göz yaşları arasında.
“Buna nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Yani onun adına başkası da yapmış olamaz mı?” diye sordu Önder, boğuk sesle.
“Hayır, eminim. O yapıyor. Okan’a bıraktığı notu okudum. Ona baba diye hitap etmiş. Okan’da bütün bunları gerçekten Aden yaptı sanıyor çünkü diğer bebekten haberi yok. Ama Aden yapmadı, bunların hiçbirini Aden yapmadı, o yaptı. Evet, Aden biraz sorunlu bir çocuk. Özellikle son bir yılda sorunları epey artmıştı ama o asla bir insanı öldüremez.”
“Okan’a gönderilen notu okudunuz mu? Ne yazıyordu?” diye sordu Önder, heyecanla.
“Ondan ve benden intikam almadan burayı asla terk etmeyeceğini yazmış.”
İntikam ateşiyle yanıp tutuşan bu kız her kim ise Aden’e benzerliği sayesinde kendisini harika bir şekilde gizlemişti. Hiçbir olay yerinde parmak izi bırakmıyordu, yüzünü göstermiyordu ama her cesette bilinçli olarak bırakılan DNA izleri ve kendisini bilinçli olarak bir kameraya mutlaka göstermesi... Şermin’e gönderilen ceset fotoğrafları, Mert’e gönderilen tehdit mesajları, alınan paralar, Mert’in Aden’e aşağılayıcı şeyler yapılmasının istenmesi, Tuğra ile Selim’e gönderilen kamera görüntüsü. Her şeyi baştan sona kadar planlamıştı. Tüm bunları Aden’in yaptığının sanılması için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Başarılı olmuştu da... Aden’in ona bahsettiği kısa siyah saçlı, Hayal denen kızı hatırladı. Demek ki Aden hasta değildi, yalan söylemiyordu. Öyle bir kız gerçekten vardı.
“Şu an onuna ilgili herhangi bir şey biliyor musunuz?” diye sordu Önder, aceleyle.
“Hayır, onu bıraktığımdan beri hayatım boyunca hiç görmedim. Ama dediğim gibi, onlar tek yumurta ikizi. Aden ile birebir aynılar.”
Önderin aklına dün gece köyde gittiği boş eve gelen kız geldi, ama onu düşünmesi fazla sürmedi. O kızın Aden ile alakası yoktu. Ama o kız gerçekten Aden ile görüştüyse, gerçekten onun karşısına çıktıysa Aden kendine birebir benzediğini kesinlikle hatırlardı. Ama böyle bir şey söylememişti. Belki de Aden gibi görünerek o fahişeler ile arkadaş olmuş, olanları kaçırıp, öldürmüş, etraftaki insanlara gördükten sonra yüzünü değiştirmiş, kalan işine devam etmek için de buraya gelmişti. Belki de estetik ameliyatla kendisini baştan yaratmıştı. Ama elinde Aden suçlamak için hâlâ bir malzeme vardı. DNA’sı ve fiziksel benzerliği sayesinde diğer her şeyi yakalanmadan rahat bir şekilde yapmıştı. Önder hayatında hiç bu kadar rahat saklanabilen bir katil görmemişti.
“Peki neden bunları daha önce anlatmadınız, neden şimdi anlatıyorsunuz?
En başından anlatsaydınız belki de diğer çocuklar hâlâ hayatta olacaktı. Aden’de hapiste değil dışarıda olacaktı.” diye söylendi Önder, öfkeyle.
“Benim suçum, biliyorum. Benim suçum. Bunları söyleseydim eğer evliliğim ve kariyerim biterdi.”
“Peki neden şimdi söylüyorsunuz?”
“Arkadaşınıza olanları duydum. Onun ne yaptığını duydum, sizin ve diğer arkadaşınızın da hayatı tehlikeye girmiş. Bir polise elini bile sürmeden bu kadar kolay zarar veriyorsa, kim bilir bize neler yapar?”
Önder şaşkınlıkla ona baka kaldı. Derdi, başka kimsenin zarar görmemesi değil, kendi can güvenliğiydi. Diğer olaylar olurken susmasının nedeni ise yine kendisiyle alakalıydı. Bu kadın bencilin tekiydi. Kendi düzeni için bu konuyu saklamış, şimdiyse yine kendi can güvenliği için anlatıyordu. Önder öfkeyle yerinden fırladı ve telefonunu alıp Melisa’yı aradı. Telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.
“Önder, ne oldu?”
“Beni iyi dinle! Hemen ceza evini ara, müdürle görüş, Aden için güvenlik önlemi alsınlar. Ayrıca emniyet müdürüyle de görüş, sana anlatacaklarımı ona da anlat.”
“Dur, sakin ol Önder! Orası ceza evi, ne yapabilir ki?”
“Dediğimi yap Melisa! Aden’i korusunlar, kimseyle görüştürmesinler, hücresinden çıkarmasınlar. Bir şeyler yapsınlar, beni anladın mı?”
“Hayır Önder anlamdım.” dedi Melisa, bıkkın bir şekilde. “Seni anlıyorum, hepimiz çok üzgünüz ama bu kadar paranoyak...”
“Melisa...” diye bağırdı Önder, boğazı yırtılırcasına. “Yapacak mısın yoksa başkasını mı arayayım?”
“Tamam tamam... Sakin ol, halledeceğim. Ne olduğunu anlat.”
“Aden’in annesi yanımda, bana bir şeyler anlattı. Aden’i görmeye biri gidebilir, genç bir kız. Aden’in ikiz kardeşi ama ona benzediğini sanmıyorum. O kızı yakalamamız gerek yoksa kalan işini de halledecek. Ayrıca dayını ara, ona da dikkatli olmasını söyle.”
“Anlamıyorum, kafamın karıştı. Dayımın bununla ne ilgisi var.”
“Okan ne olduğunu biliyor, sen söyle o anlar. Aden masum, o hiçbir şey yapmadı. Beni anlıyor musun?”
Melisa’nın gülümsemesini duydu, onunla alay ediyordu.
“Önder, bak...”
“Yanına birilerini al. Benimle orada buluş.”
“Nerede?”
“Ceza evinde, oraya gidiyorum.”
Önder telefonu kapattı. Üzerine bir şeyler alıp evden çıkarken, Şermin’de onun peşinden gitti. Önder kiralık aracına binerken Şermin onunla gitmek istediğini söyledi. Önder istemeden de olsa kabul etti. Beraber ceza evine doğru yola çıktılar. Oraya vardığında etrafta kimseyi göremedi. Melisa henüz gelmemiş olmalıydı. Önder onunla buluşup Şemin’den öğrendiklerini anlatmadan bir şey yapmayacaktı. Buna yetkisi de yoktu, bu yüzden polisleri beklemek zorundaydı. O kızın buraya geleceğine emindi. Ne zaman geleceğini bilmiyordu ama gelecekti, son görevini tamamlayacaktı.
Yorumlar
Yorum Gönder