Aden'in Rüyası (Bölüm 51)
Bir gününü daha hücresinde boş boş oturarak geçiriyordu. Sıkıntıdan patlamak üzereydi. Bu sıkıntı günlerinin boş geçmesinden değil, kapalı bir alana hapsolmasından kaynaklanıyordu. Dışarıda olduğu zaman da günlerini faydalı şeylerle geçirmiyordu ama en azından özgürdü. Şimdi düşününce dışarıda aldığı bir nefesin, gözlerini kamaştıran güneşin ve bedeninde hissettiği doğal sıcaklığın veya soğukluğun bile ne kadar kıymetli olduğunu anlıyordu. Elinde müthiş imkanlar olmasa da en azından dünyanın yarısından daha fazla imkanlara sahipti. Belki milyonlarca insanın hayallerini yaşıyordu, ama o hiçbir şeyin değerini bilmemiş, elindeki en lüks imkanları bile önemsememişti. Şimdi düşününce ne kadar büyük bir aptallık yaptığını anlamıştı. O aptal rüyaların peşine düşene kadar kendine yatırım yapabilirdi. Boşa harcadığı beş dakikada birkaç sayfa kitap okuyabilir ya da cinayet planları yaptığı süre içinde kendisine faydalı olacak bir film ya da program izleyebilirdi ama bunları yapmak yerine, tüm zamanını elinden geldiğince boşa harcamayı tercih etmişti. Bir gün buradan çıkabilirse onun bu noktaya gelmesine neden olan her şeyi, tüm kötü alışkanlıklarını tersine çevirecekti. Artık ona faydası olmayacak boş şeylerle değil, zamanını verimli kullanabileceği şeyler yapacaktı. O kendini sorgularken hücrenin kapısı açıldı ve bir kadın gardiyan belirdi.
“Ziyaretçin var.”
Aden yattığı yerde diğer tarafına döndü.
“Kimseyle görüşmeyeceğim, özellikle ailemle.” dedi öfkeyle.
“Ailenden bir değil, bir arkadaşın.” dedi gardiyan. Aden kaşlarını çattı. Bir arkadaş. Bu sözü en son hastanede kaldığında duymuştu ve sonrasında hiç iyi şeyler olmamıştı. Ama artık Tuğra ve Selim yoktu. Onlar olmadığına göre onu görmeye gelecek olan tek bir arkadaş kalıyordu, Önder. Evet, kesin Önder gelmişti. Onu asla geri çeviremezdi. Onunla en son ki görüşmelerinin ardından hep onun hayalini kurmuş, bir sonraki görüşmelerini sabırsızlıkla beklemişti. Şimdi hapiste onun ziyarete gelmişti. Buraya kadar geldiğine göre Aden’e düşündüğünden fazla değer veriyor olmalıydı. Aksi halde kimse hapiste olan biriyle ilişkisini sürdürmek istemezdi. Aden heyecanla yerinden kalktı. Üstü başı berbat bir haldeydi ve çok kötü kokuyordu. Buraya geldiğinden beri kendisine hiç bakım yapmamıştı. Önder’in geleceğini nereden bilebilirdi ki? Onun geleceğinden önceden haberi olsaydı, özenli bir şekilde hazırlanırdı. Yine de Önder’in ceza evi koşullarından dolayı onu kınamayacağını düşündü, öyle ümit ediyordu. En azıdan üzerindeki kıyafetlerini değiştirmek istedi, gardiyan acele etmesini söyleyince hızlandı. Sonra hücresinden çıkıp onu takip etti. Görüşme salonuna vardıklarında gardiyan ona, masalardan birinde oturan ziyaretçisini gösterdi.
“Orada. Sadece yarım saatin var, temas yok.”
Aden şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı ve arkasını dönüp, yanından uzaklaşan kadın gardiyana seslendi.
“Onu görün mü? Onu gördün, öyle değil mi? Onu görüyor musun?” diye, art arda sordu.
“Devam et.” diye karşılık verdi kadın, umursamaz bir tavırla. Aden tekrar ziyaretçisinin olduğu yöne döndü. Dehşete düşmüştü. Gelen kişi Hayal idi. Ziyaretçisinin Önder olmadığı için hayal kırıklığına uğramak aklına bile gelmemişti, onu tamamen unutmuştu. Şu an düşündüğü tek şey Hayal’in buraya kadar geldiği, herkesin onu gördüğüydü. Aden hayal falan görmemişti, o kız gerçekti. Tüm o korkunç şeyleri o yapmıştı ve o gerçekti. Bunu anlayınca akli dengesi yerinde olduğunu ve aslında tüm cinayetleri Hayal’in işlediğini anladığı için rahatladı. Ama diğer yandan da onun yüzünden işlemediği cinayetlerden dolayı yargılandığı için öfkeliydi. Resmen onun cezasını çekiyordu. Ağır adımlarla oraya doğru ilerledi. Hayal dişlerini göstererek sırıtıyor, ona el sallıyordu. Aden bir yandan ona, diğer yandan da etrafındaki diğer masalarda oturan insanlara bakıyordu.
“Onu görüyorsunuz değil mi? Onu hepiniz görüyorsunuz, orada oturuyor.” diye söyleniyordu, işaret parmağıyla Hayal’i göstererek. Herkes anlamamış gözlerle bir Aden’e, bir Hayal’e bakıyordu ama kimse tek kelime etmiyordu. Aden masaya yaklaştığında durup bir kez daha etrafına bakındı. Herkes bir süre onu seyrettikten sonra kendi görüşmelerine geri döndüler. Aden sandalyeye oturup gözlerini ona dikti. Hayal son derece neşeli, bir o kadar da rahat görünüyordu. Neşesinin sebebi gayet açıktı. İstediği her şeyi yapmış, hoşlanmadığı herkesi öldürmüş, tüm suçu Aden’in üzerine yıkmıştı ve şimdi Aden onun suçlarının cezasını çekerken o dışarıda, özgür bir hayat yaşıyordu. Kim olsa neşelenirdi.
“Merhaba Aden, nasılsın?” diye sordu Hayal, aynı neşeyle.
Aden hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordu. Yutkundu ve ona söyleyecek bir şeyler düşündü. O düşünürken Hayal ekledi. “Ben çok iyiyim Aden, seni görünce daha iyi oldum.”
“Beni bu halde görünce demek istedin herhalde?” dedi Aden, sonunda.
Hayal başını ağır ağır iki yana salladı.
“Hayır Aden, yanılıyorsun. Seni burada görmek hiç hoşuma gitmiyor. Ama bazen biz kaderimizi değil kaderimiz bizi yönlendirir. Senin durum da tam olarak böyle Aden, seni kaderin bu noktaya getirdi, ne yapalım.”
“Ben bir şey yapmadım Hayal, bunu sen de biliyorsun. Ben senin çekmen gereken cezayı çekiyorum.” dedi Aden, dişlerini sıkarak.
“Hayır Aden, benim cezamı değil, başkalarının cezasını çekiyorsun. Ben de öyle. Bu bizim suçumuz değil, ikimiz de başkalarının cezasını çekiyoruz.”
“O insanları sen öldürdün Hayal, başkası değil. Onların hepsini sen öldürdü!” diye bağırdı Aden. Salondaki herkes bir kez daha dönüp onlara baktı. Salonda bir köşede bekleyen gardiyan onu sessiz olması için uyardı.
“Gerçekten hâlâ tüm bunları benim yaptığımı mı düşünüyorsun Aden? Hiçbir şey anlamıyor musun? Hiçbir şeyi sorgulamıyor musun? Biraz kafanı çalıştırsaydın şu an ikimiz de bu durumda olmazdık.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bak Aden.” Hayal ellerini masanın üzerinde birleştirip ona biraz daha yaklaştı. “Benim tüm hayatım çöp. Sebebini soracak olursan eğer şöyle anlatayım. Tüm bebekliğim ve çocukluğum yetimhanelerde ve koruyucu ailelerde geçti. Hiçbir zaman düzgün bir aile ortamında kalamadım, kimse beni ailesinin bir üyesi olarak istemedi. Beni deneme tahtası gibi bir süre himayelerine alıp, beğenmediklerinde geri iade ettiler. Hiçbir zaman bir düzenim olmadı. Doğru düzgün eğitim alamadım çünkü her zaman oradan oraya savruldum. Reşit olduğumda ise artık yurt da beni istemedi. Beni sokaklara salıp kendi halime bıraktılar, herkes beni terk etti.”
“Senin travmalı hayatın beni ilgilendirmiyor Hayal. Tüm bu yaptıkların için başkalarını suçlayamazsın.” diyerek, onun sözünü kesti Aden ama Hayal ona aldırmadan devam etti.
“Burada bir şeyler yapamayınca yurt dışına gittim. Tabi bunun için ellimdeki tüm imkanları sonuna kadar kullandım, bu yüzden elimde hiçbir şey kalmadı. Orada kısa bir süreliğine özel mobilyalar üreten bir atölyede çalıştım ama orada başıma daha kötü bir şey geldi. Ne oldu biliyor musun? Atölyenin sahibi bana tecavüz etti. O da yetmedi. Zevkini doruklara çıkarmak için bocote ağacından yapılmış bir sandalye ayağını vajinama soktu, beni saatlerce o şekilde bıraktı. İnlemelerimden zevk alıyordu, acı içindeki inlemelerim onu daha da tahrik ediyordu. Bana çok değer verdiğini, bu yüzden de bu iğrençliği o pahalı ağaçla yaptığını söyledi. Ben de adamı oracıkta öldürdüm. Onu, bir filmde öğrendiğim bir taktiği kullanarak öldürdüm. Adamın soluk borusunu yerinden çıkardım, hem de elimle.” dedi Hayal ve iki elini kaldırıp, keyifle gülümsedi. “Filmin adını unuttum. Her ne ise... Gerçekten o sahnenin tamamen düzmece olduğunu, böyle bir şeyin gerçek hayatta olamayacağını düşünmüştüm ama oluyormuş. Kendim denedim.”
“Sen kafayı yemişsin!” diye mırıldandı Aden, başını iki yana sallayarak. Aynı anda donuk gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu.
“Her neyse... Şimdi sana bu taktiği öğretmeyeceğim, yoksa benim üzerimde uygulamaya kalkabilirsin.” dedi Hayal ve kahkaha attı. “Buraya geri döndüğümde yine bir şeyler yapmaya çalıştım ama hiçbir şey yapamadım. Daha on sekiz yaşımdaydım, hiçbir tecrübem yoktu, dünya ile ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Bu yüzden oradan oraya savruldum. Sonra bir gün bir kaza geçirdim. Tenha bir orman yolunda bisikletimle giderken arabanın biri bana çarptı. Bir süre bilincimi kaybettim. Gözlerimi açtığımda hâlâ oradaydım. Bana çarpan kişi beni orada öylece bırakıp gitmiş. Beni resmen ölüme terk etmişti. Artık içim nefretle doluydu. Bu sefil, bu berbat hayatı yaşamama neden olanları merak ediyordum. Benim yaşadıklarımı onların da yaşamasını istiyordum, onlardan intikam almak istiyordum, onların hayatını zehir etmek için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Anlıyor musun Aden.”
Hayal bu kez Aden’e daha çok yaklaşmıştı ve dişlerini sıkıyordu. Aden’de geriye yaslanıp ondan uzak durmaya çalışıyordu. O anlattıkça Aden’in şaşkınlığı daha da artıyordu. Bu anlattıklarının ne kadarı doğruydu emin değildi. Hayal devam etti.
“Büyüdüğüm yetimhaneye gittim ve bana bu hayatı yaşatan adi pisliklerin bilgilerini aldım, ama elimde fazla bir şey yoktu. Geri kalan tüm bilgileri tamamen kendi çabamla buldum. Annemin beni doğurduktan sonra bir çöp konteynırına bıraktığını öğrendim. Sonra çöp toplama alanında bir görevli tarafından bulunmuşum, beni o kurtarmış. Daha dört günlükmüşüm, düşünebiliyor musun? Daha dört günlükken beni çöpe bırakmış, adi orospu!”
Aden başını öne eğdi. Bu onu etkilemişti. Ne olursa olsun hiç kimse böyle bir kötülüğü hak etmezdi, özellikle bebekken.
“O zaman tüm haberlere ve gazetelere çıkmışım. Kendimle ilgili haberleri kelimesi kelimesine hatırlıyorum, hepsini ezberlerdim. Hatta bir tanesinde şöyle diyordu. Sözde anne olan insan müsveddesi, dört günlük bebeğini çöpe bıraktı. Aynen böyle diyordu. İnsan müsveddesi... Henüz bebekken başıma gelenleri öğrendikçe daha da öfkelenmeye başladım. Sonra bir karar aldım. Hem bana bunları yaşatanlardan hem de onlar gibi olan insanlardan intikam almak istedim. İstanbul’da kaldığım zamanlarda hamile kadınlara yakınlaşıyordum. Onlarla tanışıyor, bilgi almaya çalışıyordum. Gayri meşru ilişkilerden hamile olan kadınları bulduğumda onları öldürüp, bebeklerini doğal yollarla doğurtuyordum. Sonra da fetüslerin yanına birer oyuncak bebek bırakıyordum. O fetüsleri ikiz bebek olarak tamamlamak için. Onları ikiz bebek yapıyordum. İki kadını bir yere görmüştüm, nereye gömdüğümü hatırlamıyorum bile. Bir tanesini kendi evinde öldürmüştüm. İşin garibi hepsi de fahişeydi. Tıpkı beni doğuran kadın gibi, hepsi birer fahişeydi. Çünkü öğrendim ki annem aslında şimdiki kocasıyla evlenmeden önce eski nişanlısından hamile kalmış, evlilik dışı bir ilişkiden. O fahişelere kendimi sen olarak tanıttım, ismimin Aden olduğunu söyledim. O kızları tanıyanlar da beni sen sanıyorlar.” Hayal sırıttı, daha çok küçümseyici bir sırıtıştı. Aden ona söyleyecek bir şey bulamadığından sadece dinliyordu, konunun nereye varacağını merak ediyordu ama bir şeyi sormadan edemedi.
“Neden kendini ben olarak tanıttın? Beni nasıl tanıyorsun? Benimle ne alakan var?”
Hayal onun sorusuna cevap vermeden anlatmaya devam etti.
“Annem olacak kaltağın izini bulduğumda, planımı daha sağlam bir hale getirmek için kendimi resmi olarak ölü gösterdim. Bunun için çok uğraştım ama sonunda başardım. Önce estetik ameliyatı oldum, yüzümün görüntüsünü tamamen değiştirdim. Sonra sahte kimlik çıkarttırdım. Her şeyimi değiştirdim. Doğum tarihimi adımı, soy adımı, yetimhanenin bana verdiği her şeyi değiştirdim. Tanrı’nın verdiği suratı da... Zaten hayatımda beni merak edecek kimse yoktu. Bu yüzden tüm bunları yapmam çok kolay oldu. Ne ölüm olacaktı ne dirim. Artık eski halimle hiçbir alakam kalmamıştı. Sonra annemin yaşadığı yere gittim. İki tane kardeşim olduğunu öğrendim. Onlara bana vermediği her şeyi vermişti, benim yaşayamadığım her şeyi onlar yaşıyordu. Bir aileye, bir düzen, maddi manevi huzura sahiplerdi. Ben de bu huzurun içine etme zamanımın geldiğine karar verdim. Hepsini aylarca takip ettim. Annemden, benim yerime tercih ettiği çocuğunu kullanarak intikam almaya karar verdim. Önce ondan başlayacaktım. İkiz kardeşimden.”
Aden başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Gözlerini kocaman açmış, kaşlarını çatmış, şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Ne demek... Ne demek istiyorsun? Ne diyorsun, anlamıyorum.” diye sordu, titreyen sesle.
“Senden başlamaya karar verdim Aden. Annemin, benim yerime tercih ettiği ikiz kardeşimden. Madem benim yerime seni tercih etti, ben de seni ona Tanrı’nın bir cezası olarak göstermek için her şeyi yapmaya karar verdim. Madem benim yerime seni tercih etti, benim yaşayamadığımı hiç kimse yaşayamayacaktı. Seni her an her yerde takip ettim. Her şeyini öğrendim, evinize kadar girdim, hem de defalarca ama hepiniz bir aptal sürüsü olduğunuz için hiçbir şey anlamadınız. Senin rüya defteri midir nedir, o aptal zımbırtıyı buldum. Kimle ne sorunun varsa öğrendim, düşmanlarını izledim, onları senin istediğin şekilde ortadan kaldırdım. Temizlediğim bütün cesetlere hiç çekinmeden, özellikle DNA’mı bıraktım. Suç mahallerindeki kamaralara özellikle göründüm. Her defasında sadece birine. Yüzümü göstermeden, senin kılığına girip etrafta dolaştım. Herkes beni sen sandı. DNA’mız da birebir aynı olduğundan tüm o suçları bizzat senin işlediğini düşündüler. Somut bir kanıt! Saklanmama hiç gerek yoktu. Çünkü beni bir tek sen tanıyordun, bir tek sen biliyordun. Sana olabildiğince yakın olmak için her şeyi yaptım. Hatta köye bile senin için yerleştim. Gerçi o evi sonradan boşalttım çünkü sen beni tamamen hayal ürünü olarak biliyordun. Bunu başkalarına kanıtlamana izin veremezdim. O kadar aptalsın ki beni gerçekten bir hayal ürünü sandın, buna gerçekten inandın. Ben aslında farklı bir kişiyim Aden, ama aynı zamanda senin bir parçanım. Kanımız aynı. Bu yüzden hiç fark edilmedim, bu zamana kadar yakalanmadıysam bundan sonra da asla yakalanmam. Beni anladın mı?”
Hayal tüm bunları fısıldayarak söylüyordu, Aden’den başka kimse duymuyordu. O Aden’in bir parçasıydı, ama aynı zamanda başka biriydi. Aden bunu asla ispatlayamazdı, kimseye inandıramazdı. DNA’ları birebir aynıydı ama görüntü olarak birbirlerinden tamamen farklı iki insanlardı. Hayal mi gerçek mi olduğunu bir türlü idrak edemediği bu vahşi, cani kız onun ikiz kardeşiydi. Ama nasıl? Ona hiç kimse bundan bahsetmemişti. Bunu neden gizlemişlerdi? Neden onu terk etmişlerdi? Neden Bora’ya ve ona sundukları hayatı ona sunmamışlardı? Mert’e karşı bile sırf onu kullandığı, onunla eğlendiği ve onu aşağıladığı içn nefret doluydu ve ondan intikam almak için planlar yapmıştı. Kaldı ki kendisini yaşadıkları, Hayal’in yaşadıklarının yanında bir hiçti. Eğer tüm bu anlattıkları doğruysa ona kızamazdı, o haklıydı ama burada Aden’in ne suçu vardı? Onun yaşayamadığı hayatı Aden’in yaşaması onun suçu değildi, ama Hayal ondan da nefret ediyordu.
“Benim burada ne suçum var?” diye sordu Aden, sessizce.
“Senin suçun yok Aden, benim tek derdim o kadına bu dünyayı zehir etmek. Bunun için seni kullandım çünkü benim yerime tercih ettiği kızından nefret etmesini istedim.”
“İyi ama yine benden intikam almış sayılıyorsun, bana da zarar verdin. Şu an senin yüzünden buradayım. Hiçbir şey yapmadığım halde.” Duraksadı. Tuğra’yı bizzat kendisi öldürmüştü, onun cinayetinin cezasını er ya da geç çekecekti. “Tamam, Tuğra’yı kabul ediyorum ama diğerlerine elimi bile sürmediğimi çok iyi biliyorsun Hayal! Bu haksızlık, annemin suçundan dolayı bana bunları yapamazsın.”
Hayal başını iki yana salladı.
“Tuğra’yı da sen öldürmedin Aden, ben öldürdüm. Sadece onu senin öldürdüğüne inanmanı sağladım. Tıpkı benim hayal ürünü olduğuma inandığın gibi buna da inandın. Sen kimseyi öldürmedin, öldüremezsin de zaten. Ödlek aptalın tekisin.”
Aden bir şaşkınlık daha yaşadı. Bu kadarı fazlaydı, çok fazla... Bunca yalanı kaldıramazdı, bunca ağır suçların cezasına katlanamazdı.
“Onlar da aptalın tekiydi Aden, Okan... Kendisini çok akıllı sanıyordu. Her fırsatta sizin evinize geliyor, kimsenin görmediğini düşünerek hem annemizle sevişiyor hem de sen uyurken seni seyrediyordu. Senin üvey baban da aptalın teki. Levent. Annemiz her haltı yerken o sadece mışıl mışıl uyuyordu. Gerçi uyanıkken de hiçbir şey görmüyordu, annemize olan aşkından gözü kör olmuş. Kendisiyle evlendiğinde zaten hamile olan bir kadınla ne zaman seviştiğini ne zaman hamile kaldığını anlayamayacak kadar aptal. Kendisine zerre kadar benzemeyen bir kız çocuğundan hiç şüphelenmeyecek, onu kendi çocuğu sanacak kadar aptal, salak bir adam. Beni çöpe onunla beraber bıraktılar, o lanet olasıca adama da gününü göstereceğim. Ondan da intikamımı alacağım Aden, beni anladın mı? Bu olayda masum olan tek bir kişi varsa o da kardeşimiz Bora, üzüldüğüm tek kişi o.”
Aden’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Okan... Demek öz babasıydı. Demek o da her şeyi biliyordu. Yıllarca evlerine giriyor, annesiyle yatıyor, Aden’i uykusunda izliyor, her şeyi biliyor ama susuyordu. O da annesi de aşağılık insanlardı. Babası sandığı adam da... Herkes her şeyi biliyordu ama sırf rezil olmamak, kendi düzenlerini bozmamak için bencilliklerinden dolayı susmuşlardı, hepsi susmuşlardı.
“Kabul et Aden, en iyisi Mert’in ölümüydü.” diyerek devam etti Hayal, umursamaz bir tavırla. “Ona senin adına mesajlar attım. Seni kullanmasını, seni pazarlamasını, aksi halde onu öldüreceğimi yazdım. Bunlardan haberim yokmuş gibi davranacağımı, tüm bunları habersiz bir şekilde yaşayacağımı yazdım. Sana yaptığı her şeyi yapmasını ben istedim. O seni sadomazoşit sanıyordu, kendisi öyle biri değildi ama korkudan her şeyi yaptı. Çünkü ona her zaman ensesinde olduğunu hissettirdim. O senden paraları alıyor, sonra bana gönderiyordu. Aslında sana gönderdiğini sanıyordu. Sana zarar vermek için elinden geleni yapmasını ben söyledim. Senin onunla ilgili cinayet planlarını okuyunca, bunun büyük bir fırsat olduğunu anladım. Selim ve Tuğra’ya o videoyu bilerek gönderdim çünkü bunun karşılığında sana şantaj yapacaklarına emindim. Bunu yaptıklarında onlara da düşman olacaktın ve onların ölümünde de şüpheli konumunda olacaktın. Düşündüğüm gibi de oldu Aden. Ha, şu polisin ölümü, Fırat komiser.” Hayal elini savurdu ve geriye yaslanıp kollarını bağladı. Sonra aşağılayıcı bakışlarını Aden’in üzerine dikti. “Ona elimi bile sürmedim. Sadece iki arkadaşını öldürmesini, aksi halde kendisinin öleceğini söyledim. O da hiç düşünmeden gitmiş intihar etmiş, salak. Onun ölümü çok sıkıcıydı, hiç zevk almadım. Ama son olay nasıldı Aden.” Hayal tekrar öne doğru eğildi ve sırıtarak Aden’e baktı. “Son olay... Onlarla senin adına bir buluşma ayarladım. Onlar Tuğra’yı kurtarıp senin teslim olacağını sanıyorlardı, ama seni elinde bir bıçakla ve kafası koparılmış bir cesetle yakaladılar. Bu hepsinden daha iyiydi Aden, bunu inkâr edemezsin!”
Hayal vahşi gözlerle Aden’e bakıp sırıtırken, Aden dehşet içinde donup kalmıştı. Tuğra’nın kopan kafası gözlerinin önüne geldiğinde midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Sonra Selim’in boğazının kesildiği görüntü gözlerinin önünde belirdi. Hem ailesinin ona söylediği büyük yalanlar, ondan sakladıkları sırlar hem de tanık olduğu cinayetler ve kendisinin işlediğini sandığı son cinayet... Tüm bunları ölene kadar unutamayacaktı. Bunca yalan dolan, bunca vahşet ve sadistlik çok fazlaydı. Bu şekilde yaşayamazdı. Bu düşünceleri, başına gelen bu felaketleri, ona yalanlar söyleyen aşağılık bir aileyi ve o parçalanmış cesetleri asla unutamayacaktı. Tüm vücudu baştan aşağı titriyor, midesi bulanıyor, kafası patlayacak gibi hissediyordu. Dişlerini ve yumruklarını sıkmış, elektrik akımına kapılmış gibi titriyordu. Gözlerinden, bardaktan boşalırcasına yaşlar süzülüyordu. Hayal başını yana eğmiş donuk gözlerle, ifadesiz bir suratla ona bakıyordu. Tüm bu yaptıkları ona o kadar basit geliyordu ki, Aden’in neden bu kadar etkilendiğini anlamıyor gibi bir hali vardı. Aden güçlükle başını çevirip etrafındaki insanlara baktı.
“Duydunuz mu? Duydunuz mu?” diye geveledi dişlerini sıkarak. O kadar kısık sesle konuşuyordu ki onu kimse duymuyordu. “O yapmış, duydunuz mu?” diye ekledi. Sonra ağır ağır ayağa kalktı. Sandalyesi yere devrildi, gözleri kararınca dengesini kaybetti ama hemen masaya tutundu. Aynı anda söylenmeye devam etti.
“O yapmış, duymuyor musunuz?”
Herkes bir kez daha dönüp ona baktı. Salonda nöbet tutan kadın gardiyan bir sorun olduğunu anlamış olacak ki yerinden kımıldamadan onu uyardı.
“Yerine otur!”
Aden olduğu yerde durup etrafa bakınıyordu, her şeyi bulanık görüyordu. Kulaklarında bir çınlama, bir uğultu vardı. Hiçbir şey duymuyor, algılamıyordu.
“O yapmış...” diye tekrarladı, boğuk bir sesle. Göz yaşları açık duran ağzından içeri giriyor, boynundan aşağı süzülerek kıyafetini ıslatıyordu. Hayal’de aynı andan ayağa kalktı ve suratına yapmacık bir ifade yerleştirerek, Aden’i yerine oturtmaya çalıştı.
“Tatlım, yapma böyle! Her şey yoluna girecek.”
Gardiyan tekrarladı.
“Temas yok! İkiniz de yerinize oturun.”
İkisi de hâlâ ayaktaydı. Aden omuzlarına dokunan elleri hissedince aniden irkildi. Arkasını döndü, karşısında Hayal vardı ama onu bir hayalet gibi bulanık görüyordu. Gardiyan ise hâlâ uyarı yapıyordu.
“Yerinize oturun dedim, yoksa ikizini de dışarı atacağım.
Yorumlar
Yorum Gönder